SİPARİŞ TAKİBİ | ÜYELİK BİLGİLERİM | YARDIM


26 Eylül 2017 Salı

Alışveriş Listem          tümü »

Üye Girişi

En Yeniler

Çok Satanlar


Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın tutuklu bulunduğu Silivri'den kaleme aldığı "Düşünüyorum, O Halde Sanığım: ZULÜMNAME" kitabının yazarlar, şairler ve sanatçılar tarafından imzalandığı "Balbay için Büyük Buluşma" günü, gazetecilerin tutuklanması karşısında dayanışma gününe dönüştü.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay'ın Ergenekon davası kapsamında 2 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi'nde kaleme aldığı Silivri Üçlemesi'nin ikincisi olan "Düşünüyorum, O Halde Sanığım: ZULÜMNAME" yazarlar, şairler, muhabirler ve sanatçılar tarafından imzalandı. "Balbay için Büyük Buluşma" imza gününde binlerce Ankaralı, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne koştu. Konferans salonuna sığmayan okurlar için salonun girişinde sinevizyon kuruldu.


Tanık: 'Türkiye gözaltında'

Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık, okurların etkinliğin düzenlendiği Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne sığmadığına işaret ederek, "Türkiye bir büyük gözaltında. Fiziki mekan darlığını göz ardı edebilecek kadar büyük bir baskı altındayız" dedi. Tanık, "Dokunulmaz kimse dokunulmaz kurum kalmadı. Endişe duyan herkesin, daha dar mekanlarda bulunan dostlarımıza güvercin kanatlarıyla sevgilerini iletmelerini büyük bir gururla seyrediyorum. Balbay'la dayanışmak için, cumhuriyetle dayanışmak için buradayız" diye konuştu.

Balbay: 'Ankara, kaybedilen aydınlar başkenti misin?'

Ardından, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, Mustafa Balbay'ın büyük buluşma günü için kaleme aldığı mektubu okudu. Balbay, mektubunda dayanışma günü için salona gelen Ankaralılara "Ne zaman çağırdınızsa geldim sizin yanınıza, şimdi de siz benim yanıma geldiniz" sözleriyle seslendi. Konukların salona nasıl geldiğini hayalinde canlandırdığını aktaran Balbay, "24 Ocak 1993'te katledilen Uğur Mumcu'nun adını taşıyan caddeden geçip, 7 Mart 1990'da katledilen Çetin Emeç'in adını taşıyan bulvar üzerinden, 21 Ekim 1999'da aracına konan bombayla aramızdan koparılan Ahmet Taner Kışlalı'nın adını taşıyan parkın hemen kıyısından geçerek, 18 Aralık 2002'de katledilen Necip Hablemitoğlu'nun sokağı Portakal Çiçeği'nin çevresinden dolaşarak 17 Kasım 2006'da katledilen Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'in adını taşıyan parkın hemen yanından geçip, 21 Haziran 2010 tarihinde 'hukuk yetmezliği' sonucunu kaybettiğimiz İlhan Selçuk'un adını taşıyan parkın yakınından geçerek bu salona gelmiş olmalısınız. Ankara.. Kaybedilen aydınlar başkenti misin?" ifadelerini kullandı.

Balbay: 'Bizi bizim katilimiz yapıyorlar'

Balbay, Ergenekon davasında tutuklanmasının gerekçesine gönderme yaparak, "Uğur Mumcu'yu öldüren örgütleri koordine eden bir terör örgütü üyesi olarak tutuklanacağımı hiç düşünmemiştim. Bu bambaşka bir saldırıdır. Bizi bizim katilimiz yapıp, bizi bize kırdırtmak istiyorlar" dedi. "Özgürlük günü geldiğinde, koşarak Ankara'ya geldiğimde çok daha güçlü bir Mustafa Balbay bulacaksınız" diyerek sürdürdüğü sözlerini dinleyen okurlar göz yaşlarını tutamadı. Balbay'ın mektubunda kullandığı "Arap dünyası tek adam rejimlerini tek adam yönetimlerini devirip, demokrasi nasıl yeşerir arayışında. Türkiye'deki iktidar ise demokrasinin bütün olanaklarını kullanarak tek adam yönetiminin nasıl kurarım arayışında" sözleri büyük alkış aldı.

Say: 'Kılıçdaroğlu bizi yalnız bırakıyor'

Mektubun okunmasının ardından, dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say bir resital vererek kendi sözleriyle "Silivri'ye seslerini gönderdi." Kendi bestesi olan Nazım Hikmet Oratoryosu'nun "Ben içeri düştüğümden beri" bölümü büyük alkış aldı. Ardından Say, kendi kızı için bestelediği şarkıyı Balbay'ın kızı Yağmur Balbay için çaldı. Seslendirdiği eserler arasında küçük konuşmalar yapan Say, "Böyle buluşmalarda Kılıçdaroğlu bizi hep yalnız bırakıyor. Biz de CHP'ye oy vermek durumundu kalıyoruz" dedi. Resital sonunda Çankaya Belediye Başkanı Tanık, Say'ın bu sözlerine yanıt olarak "Çankaya Belediyesi bir CHP yapısıdır. Çankaya Belediyesi'nin salonlarına Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun ışık tuttuğunu söylemek isterim" diye konuştu.

'Balbay karanlık odalarda görev yapıyor'

Balbay'ın kitaplarının imzalanmasından önce, Cumhuriyet Gazetesi yazarları Özgen Acar, Bekir Coşkun ve Meriç Velidedeoğlu; gazeteci yazar Faruk Bildiricive, Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Ercan İpekçi'nin konuşmacı olarak katıldığı bir panel düzenlendi. Paneli yöneten Acar, Mustafa Balbay'ı 1993 yılında Ankara'ya temsilci olarak atadığını belirterek, "1993'ten beri görevini şimdi Ankara temsilcisi olanak değil, Silivri'de Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlanma sürecine karanlık odalarda görev yapmaya devam ediyor. Balbay Silivri'de rehin konumundadır. Kimin, İlhan Selçuk'un rehini, Cumhuriyet Gazetesi'nin rehini, Atatürk ilkelerinin rehini olarak orada bulunuyor" dedi.

'Kimin Ergenekonu?'

Faruk Bildirici ise bazı gazetelerde son tutuklamalarla ilgili olarak "Bu bizim Ergenekonumuz değil" yönünde başlıklar atıldığını anlatarak, "Daha önceki tutuklamaları destekliyorlardı. Sizin değilse kimin Ergenekonu?" diye sordu. Başbakan Erdoğan'a da "Neden savcılıktan istifa ettiniz" sorusunu yönelten Bildirici, "Yazmaya, konuşmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz" dedi.

'Başbakan medyayı sorumluluğa davet edemez'

Ercan İpekçi de Başbakan Erdoğan'ın medyayı sorumluluğa davet eden sözlerine tepki göstererek, "Başbakan bugüne kadan medyayı azarladı. Medyayı sorumluluğa davet etmek sizin hakkınız değil" dedi.

'Hala bunlardan bir şey bekliyorsunuz'

"8 yıldır aynı şeyi söylüyorum. Hala Başbakan diyorsunuz hala devlet bakanı diyorsunuz. Hala bunlardan bir şey bekliyorsunuz" diyen Cumhuriyet yazarı Bekir Coşkun ise "Orman yandığı zaman içindeki kelebekler, zürafalar da yanar. Anlayanların anlamayanlara anlatması gerekir. Biz bunu gazetelerde yapamıyoruz. Televizyonların yapması lazım onlar da yapamıyorlar. Cumhuriyeti hepinize emanet ediyorum" ifadelerini kullandı. Meriç Velidedeoğlu ise tüm Ankaralıları 14 Mart'ta Silivri'de buluşmaya çağırdı.


Söyleşiler


Arabada kim var? Film gibi kurmaca

Bağımsız olarak başlayıp, ilerledikçe birbirine sarılan 3 ayrı hikayeden oluşuyor 'Arabada Kim Var?'. Film analizleriyle tanınan Gökçe İspi Turan kitabı için 'Sürprizler içeren ve yer yer okuyucusuna sıkı tokatlar atan gizli-sert bir metin' diyor.

Dinç ÇOBAN

Yazarımız Akşam Gazetesi'nin Pazar ekine konuk oldu. 'Arabada Kim Var' üzerine yapılan söyleşiyi aşağıda okuyabilirsiniz.


Adına bilim kurgu, polisiye, cinayet kurmaca ya da bulmaca ne diyeceksek, kadınların edebiyatın bu derin yanını keşfedip yoğunlaşmaları dikkatlerimizden kaçmadı. Bunun üzerine biz de bu haftanın kitap konusu için kadınların bu ilgisinin odağındaki bir kitabı ve yine onun kadın yazarını seçtik. Daha çok film analizleri ve eleştirileriyle tanıdığımız yazar Gökçe İspi Turan'la kitabı 'Arabada Kim Var?'ı konuştuk.

- 'Arabada Kim Var?' tam olarak ne anlatıyor?

Romanı, bir gecede hayatı değişen insanların hikayesi olarak tanımlamak yerinde olacaktır sanırım! 'Arabada Kim var?' bağımsız olarak başlayıp, hikaye ilerledikçe birbirine sarılan 3 ayrı hikayeden oluşuyor. Ve her bir hikayede, hayatı beklenmedik şekilde ani bir değişimin içine giren insanları merkeze alıyorum. Alıyorum ama bir hikayenin ana karakteri diğer hikayede yan karakter olarak karşımıza çıkıp anlatının tamamlanmasını sağlayabiliyor. İstanbul ve Toronto arasında dolanan bu üç öykünün birincisi, özel bir okulda öğretmenlik yapan Nergis'in hikayesi... Nergis, okulunda gerçekleşen bir ölüme şahit oluyor ve böylece bütün hayatı bir tek gecede değişiyor... İkinci öykü, yani Ali'ninki, muhafazakar Müslüman bir ailenin seks bağımlısı oğullarının yaşadığı çelişkiler üzerine... Üçüncü öykü 'Misafirhane' adı verilen yarı hapishane yarı akıl hastanesi bir yerde geçiyor. Hafızasını yitirmiş bir kadının, bir başka kim olduğu bilinmez kişi tarafından 'Misafirhane'ye getirilip bırakılması ile başlıyor öykü. Mesele bu üç öykünün nasıl birbirine dolanacağı meselesi. 'Arabada Kim Var?', bir zaman ve mekan öyküsü. Okur karakterlere dikkatli baksın, 'tanıdığını zannettiği karakterleri' aslında hiç tanımamış olduğunu anlayabilir... Sürprizler içeren ve yer yer okuyucusuna sıkı tokatlar atan gizli-sert bir metin bu...

SÜRPRİZ SONLAR HER ZAMAN CAZİPTİR

-Yazdıklarınıza ne ad veriyorsunuz. Polisiye diyebilir miyiz?

Benim 'bulmaca içeren' her türlü hikayeye ilgim var, polisiye de bu bulmacalı öykülerin en önde gidenlerinden biri tür olarak. Düzgün yaratılmış sürpriz sonlar her zaman caziptir, polisiye olsun olmasın. Bu sefer yazdığım metin polisiye olarak bir ihtimal adlandırılabilir belki, ama aslını isterseniz ben bu kitapta ele aldığım türü cinayet kurmacası olarak adlandırıyorum...

-Son dönemlerde kadınların polisiyeye daha fazla ilgi duyduğunu görüyoruz. Kadınları çeken nedir polisiyede?

Kadınlar içinde zeka pırıltısı olan şeyleri, sürprizleri severler. Kadınları hep 'romantik komedilere' fikse etmeye çalışan bir düşünce yapısı var. Romantik komedilere bile 'chick flick' demiyorlar mı İngilizcede! Nedense polisiye, gerilim ya da bilim kurgu söz konusu olunca bunlar hep erkek egemenliğinde gibi görülüyor. Benim etrafımda da bilim kurgu okuyan ve izleyen kadınlar arttı mesela. Ben oldum olası sevmem öyle cici bici hikayeleri. 11-12 yaşında yazdığım bir hikaye buldum geçenlerde, komada olduğu için konuşamayan bir kadının iç sesinden yazmışım! Puantiyeler, çiçekler ve kelebekler o dönemden beri benimle değillermiş anlayacağınız... Ne yazarsam yazayım, kalem hep bir ölüm hikayesi etrafında, sürprizlerin kıyısında dolaşıyor...

KOLAY METİN OKURA HAKARETTİR

-Hedef kitleniz kimler? Kimlere ulaşmak istiyorsunuz?

Kafamda hep çok okumuş, kafası çok çalışan bir 'okur' vardır benim. 'Ah ya anlaşılmazsa!' kaygısıyla yazılmış kolay metin okuyucusuna hakarettir. Daha da ötesi yazarın kendi kalemine küfür etmesinden başka bir şey değildir. Benim okuyucum, bilmesi kesinlikle gerekmese de, 'kuram' da bilen ve bunu satır aralarında gördüğünde tanıyacak okurdur. Kuram benim kitabımın satır aralarında, çünkü kimseyi sıkmak istemem. Kör gözüm parmağına işler benim de canımı sıkar. Benim kuram kullanımım ne bileyim sanki göz kırpmak gibi. Fısıldaşmak gibi. Yeni yazdığım kitapta da okuyucuyla benim aramda bir gizli alışveriş var.

- Sizin için 'kalemini kamera gibi kullanan kadın' diyorlar. Neden?

İlk film analizi yazım, yanlış hatırlamıyorsam 2000 yılında yayımlandı. Birçok dergi ve internet sitesinde film analizleri yazdım. Joy Fm'de bir sinema programı hazırlayıp sundum ve iki sene boyunca TRT İstanbul Radyosu Gecenin İçinden programında haftanın filmleri hakkında bilgiler verdim... Filmlerle bu kadar ilgilenince ki üniversite eğitimim de film, TV ve senaryo yazımı üzerine, sanırım kalemim kamera gibi çalışmayı öğrendi. Sahne sahne, mizansen mizansen yaşasın istedim insanlar okuduklarını... Kimse sıkılmasın ve bir film gibi her şey gözünün önünden hızla aksın. Belki de bu yüzden her okuyan 'Bu bir film olmalı!' yorumu yapıyor. 'Arabada Kim Var?' ismi de bir senaryo tekniğinden yola çıkılarak konuldu zaten. Ben okuyucuya filmlerin konularını anlatıp, sonra da 'Evet, ben bunu beğendim buna gidin, ya da gitmeyin' türü yorumlar yapan bir yazar olmadım hiçbir zaman. Filmin konusuna göre okuma yapmam gereken kurama göre 'film analiz' yazıları yazdım.

Hayalim, kitabımı Japoncada görmek

-Başka bir kitap hazırlığı var mı?

Elbette ki! Hatta başka 'kitapların' hazırlığı... Yazmazsam ölürüm! Yayımlanmasının çok da uzun sürmeyeceğini tahmin ettiğim bir kitabım daha var. Yine bulmacalı bir cinayet kurmacası ama bu defa biraz daha karanlık, hatta yer yer fantastik. Bununla ilgili takipleri de oyucular http://twitter.com/gokceispituran adresinden, 'Arabada Kim Var?' ile ilgili gelişmeleri ise http://twitter.com/arabadakimvar ve www.arabadakimvar.com adresinden yapabilirler.

- Hayalleriniz?

Benim filmler için yazdığım türde bir analiz yazısını birinin benim kitabım için yazması ve 'Arabada Kim Var?'ı Japoncada görmek... Neden olmasın...



Cumhuriyet 'olayı' ve iki çalışma

Alev Coşkun'un Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay ve Serdar Şahinkaya'nın Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası başlıklı çalışmaları birbirlerini çok ilginç bir biçimde tamamlıyor, Cumhuriyet olayını ve ona olan sadakati düşünme çabalarına önemli bir katkı oluşturuyorlar.

Ergin YILDIZOĞLU


Son yıllarda, daha doğrusu, Türkiye ekonomisinin, 1980'lerden başlayarak uluslararası sermayenin kullanımına, girişine, çıkışına, değer transferlerinin öndeki tüm engeller kaldırılarak açılmasına, bu açılmanın getirdiği toplumsal sarsıntıyla birlikte siyasal İslamın yükselmesine paralel olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş anının özellikleri yeniden, tartışmaya açıldı.

Bu tartışmalarda bir kesimin, 'resmi tarihin' teşhir edilmesi adı altında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş olayına ilişkin yerleşik hakikati sorguluyor. Bunu, olayın izlerini yapının içine yeniden entegre ederek imha etme, 'silme' çabası olarak da yorumlayabiliriz.

Ancak bu çabaya karşı toplumda güçlü bir direniş de yok değil. Bu, Cumhuriyet olayının hakikatini, bağımsız çağdaş bir ulus devlet ve ekonomi inşa projesinin doğuş anı olarak anlayan ve bu projeye sadık kalmaya kararlı olanların direnişi.

Bu bağlamda, Alev Coşkun'un Samsun'dan Önce Bilinmeyen 6 Ay (Cumhuriyet Kitapları, Kasım 2008) ve Serdar Şahinkaya'nın Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası (ODTÜ Yayıncılık, Mayıs 2009) başlıklı çalışmaları birbirlerini çok ilginç bir biçimde tamamlıyor, Cumhuriyet olayını ve ona olan sadakati düşünme çabalarına önemli bir katkı oluşturuyorlar.

Alev Coşkun'un çalışması, olaya yol açacak olan 'durumun' özelliklerini ama en önemlisi, bu olayın gerçekleşmesini sağlayan öznenin içindeki en etkin bireyin, Mustafa Kemal'in, 'gerçekleşme' sürecine katılımının ilk altı ayının 450 sayfalık ayrıntılı bir çözümlemesini yapıyor.

Serdar Şahinkaya'nın çalışmasıysa, olay gerçekleştikten sonraki döneme, olayın hakikatine sadık öznenin, olayın dağıttığı yapının yerine yenisini koyma çabalarına, özellikle de ekonomik inşa sürecine ilişkin. Birinci çalışmada, öznenin oluşma 'anını', ikincisindeyse olaydan sonraki yaratıcı eylemini ve sadakatinin ahlakını izleyebiliyoruz.

Böyle iki farklı çalışmanın birbirlerini bu kadar uygun bir biçimde tamamlıyor olmalarını da, yaşamaya devam eden sadakatin gücünün bir örneği olarak görüp, açıklama sürecine eklemek de mümkün.

'DURUM' VE 'OLAY' VE 'ÖZNE' 1

Bu iki çalışmayı birlikte değerlendirebilmek için durum, olay ve özne ilişkisinin materyalist diyalektiğini kısaca anımsamakta yarar olabilir.

Olayların en önemli özelliği öngörülemez oluşlarıdır. Olaylar tarihsel oldukları ölçüde de verili hesapları/bilgileri altüst ederler. Olay, durum içinden doğar ama duruma ait değildir. Durumun içinde 'olay alanları' vardır. Ama olayın durumu yoktur. Çünkü, durum yapılandırılmıştır, tanımlanabilir bir 'küme' oluşturur. Olay ise bu yapının içinden çıkmakla birlikte yapının istikrarını bozduğundan yapıyı oluşturan kümeye ait değildir. Olay kendini olanaklı kılan yapıyı bozar.

Ancak olay yeniden yapının içine asimile edilebilir. Böylece olay, olay statüsünü kaybeder, sıradan bir biçime dönüşür. Bu açıdan bakınca olayın aslında bir kararsızlık noktası olduğunu görebiliriz. Olay durumun içinde kendini bir olasılık olarak sunar; gerçekleşme isteyen bir olasılık' Bundan sonra gerçekleşmesi, uygun bir öznenin eylemine bağlı olacaktır. Burada en önemli nokta, bu öznenin herhangi bir özne değil, olaya ait bir özne olmasıdır. Bu özneyi olayın oluş süreci yaratır'

6 AY: OLAY ALANI VE ÖZNE

Alev Coşkun'un çalışması, olay öncesindeki durumun yapısını, olay alanlarını ve öznenin doğuşunu anlamak açısından çok yararlı bir çalışma.

Durumun yapısının özelliklerini şöyle tanımlayabiliriz. Evrensel kümeyi, kapitalist dünya sisteminin krizi, hegemonya ve paylaşım savaşları oluşturuyor. Osmanlı imparatorluğu bir alt küme olarak bir durum ve olay alanı oluşturuyor: Çünkü, yapısı istikrarını kaybetmiş, çözülme noktasına gelmiştir. İşgal altındadır. Bu yapının desteklediği bireyler çeşitli krizler yaşamaktadırlar. Ancak bir olayın olacağına, bunun Cumhuriyet biçimi alacağına ilişkin bir öngörü yoktur. Genelde hâkim olan, imparatorluğu kurtarma, restorasyon refleksidir. Ancak durumun yapısı buna açık değildir, kendini sunan olay Cumhuriyet'tir. Ama önce gerçekleşmesi ve geriye doğru tanımlanması, adlandırılması gerekecektir.

6 Ay, bu olay alanının merkezine, İstanbul'a odaklanıyor. Böylece, sürece restorasyon olasılığıyla başlayıp, uluslararası ilişkiler, imparatorluğun güç dengeleri, bunların sunduğu olasılıklar içinde giderek, restorasyonun olanaksızlığını, yapının dışına çıkmadan, bir çözüm bulunamayacağını kavramaya başlayan öznelerden, tarihte en önemli yeri alacak olanının, Mustafa Kemal'in karar sürecini anlatıyor.

Yapının dışına çıkmak ise yapıyı ve yapının evrensel kümeyle ilişkilerinin yıkılması ve yeniden şekillendirilmesini gerektirecektir. Böylece 6 Ay'ın sonunda, özne, olayın teklifini kabul ederek olay alanın merkezini terk eder ve olay da böylece gerçekleşmeye başlar. Başkaları bu olaya sadakat göstermeseydi, özne olarak katılmasaydı, bu olay söner, bileşenleri yapıya geri dönebilirdi. Ya da olay tamamlandığında, Cumhuriyet değil, şu veya bu ülkenin sömürgesi, mandası gibi bir siyasi yapı şekillenmiş olabilirdi, üstelik bu yönde müdahale ederek olayı engellemeye çalışan güçler de yok değildi. Ama hepsi yapıya aittiler, restorasyoncuydular, olay Cumhuriyet oldu'

OLAY VE SADAKAT

Olay gerçekleşir, tamamlanır, katılanlar üzerinde iz bırakır. Olay karşısında üç tavır söz konusudur. İlk tavır, yeni bir şey olmuyormuş gibi davranmak. İkinci tavır, olayın dağıttığı yapıya geri dönmek, buradan kaynaklanan çıkarları korumak için olayın izlerine karşı, onu silme, yok etme mücadelesidir. Üçüncü tavır ise, bir olayı saptamak, bunun yarattığı hakikati benimsemek ve bu hakikate sadakat açıklayarak onu evrenselleştirmek için mücadele etmektir.

Serdar Şahinkaya'nın çalışması, bu üçüncü tutumun doğuşuna, ilk eylemlerine ilişkin öyküyü anlatıyor. Şahinkaya'nın çalışmasında, olay'ın izi, yeni hakikat ve ona sadakatin anlamı bizzat bu olayın yarattığı öznelerin ve en etkili öznenin ağzından, eylemlerinden (kararlar, yasalar tartışmalar vb') hareketle aktarılıyor. Böylece de karşımıza Cumhuriyetin hakikati olarak, bağımsız (kendi çıkarlarını kendi belirleyecek iradeye sahip), ama dünya ekonomisinin parçası olmayı yadsımayan, halkçı, ulusal, ama kapitalist bir ekonomi projesinin prototipidir. Bu sadakatin ahlakının en önemli bileşeniyse laiklik olacaktır. Laiklik ilkesi, bu sadakatin aslında bir başka sadakatin, aydınlanma devrimine sadakatin devamı, teorik ve pratik mirasçısı olduğunu da göstermektedir.

Prototipidir, çünkü yapılanın teorisi henüz yoktur, yapılan türünün ilk örneğidir. Bu yönde diğer çabaların ilk örneklerini (gelişme ekonomisi, kapitalist olmayan yol, ithal ikameci kalkınma, bağımlı gelişme teorileri gibi) görebilmek için II. Dünya Savaşı'nın sona ermesini, yeni bir yapının oluşmasını, sömürgelerin bağımsızlığa kavuşmasını, sanayileşmeye, tarımın geliştirilmesine ilişkin ulusal kalkınma projelerinin gündeme gelmesini beklemek gerekecektir.

Burada prototip ile sonraki örnekleri arasında dikkat edilmesi gereken bence en önemli fark, ulusal proje olarak kapitalist gelişme yolunu seçen deneyimlerin hemen hepsinin, belki Küba, Vietnam gibi bir iki örneğin dışında, daha baştan yapının içinde olmalarıdır. Cumhuriyet olayıyla gündeme gelen ulusal projenin başlangıçta, tarihsel koşulların da yardımıyla yapının dışında kalmayı başardığını, ancak yeni bir yapı kurulmaya başladıktan sonra yavaş yavaş, yeni yapının egemenlik bağımlılık ilişkileri içine çekildiğini görüyoruz.

Ancak Şahinkaya'nın çalışmasında aktardığı örnekler dikkatle izlendiğinde, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan yapının iç dengelerinin iki kutup durumunun, bu prototipin birçok ekonomik, sınıfsal özelliğin, daha önemlisi yarattığı sadakatin yaşamasına izin verecek nitelikte olduğu görülebilir.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan yapının krize girmesiyle birlikte, bu özelliklerin hızla ortadan kalkmaya başladığını, dünya ekonomisinin bir önceki döneminden kalan sadakatlerin şimdi dayanılmaz hale geldiğini, çünkü o zaman olduğu gibi bugün de yapının istikrarını, kendini yenileme reflekslerine (restorasyon) pratik ya da ideolojik direnç noktaları oluşturduklarını görüyoruz. Ve yine, Cumhuriyet olayı karşısında şekillenmiş ittifakların da yeniden kurulmaya başladığını da'

Alev Coşkun'un ve Serdar Şahinkaya'nın çalışmaları, bugün Cumhuriyet olayının hedef alınmasının, izlerinin imha edilmeye çalışılmasının, o olayın iktidardan dışladığı, marjinalleştirdiği dinci entelijansiya sınıfının2 şimdi tekrar, iktidara talip olma çabaların arkasında yatanları da düşünmeye yardımcı oluyor.

1 Bu yazıda kullandığım teorik kavramlar sistemini esas olarak Alain Badiou'nun Being and Event, (varlık ve olay), ve Logics of worlds (dünyaların mantıkları) çalışmalarına borçluyum. Bu metinde yapacağım özetiyse, Allan Pero'nun 'The Chiasm of Revolution: Badiou, Lacan, and Lefebre' (The Syptom No:10, Bahar 2009 )başlıklı denemesinden kısaltarak aktarıyorum.

2 Siyasal İslamın yükselişi sırasında, neredeyse hâkim olan görüş, seçkinlerin iktidardan dışladığı halkın yeniden iktidara döndüğüne ilişkindi. Bu yüzden yaşananlar kolaylıkla demokrasi olarak sunulabiliyordu. Halbuki iktidardan dışlanan dini entelijansiya sınıfıydı, ve şimdi o iktidarını restore etmeye çalışıyordu. Olay demokrasiyle değil seçkinler arasındaki, daha doğrusu iki farklı hakikat rejimine (Aydınlanmaya ve Müslümanlığın mesajına) sadık iki farklı seçkinler arasındaki bir çatışmada, halkın ne tarafta tavır alacağının belirlenmesiyle ilgiliydi. Marjinal ve egemen entelektüeller, bunların sınıf refleksleriyle ilgili çok yararlı teorik bir çalışma için bkz: George Konrad & Ivan Szelenyi, The Intellectuals on the road to power, Harvester pres, 1979. Bu kitabın bir ilginç yanı da Glasnost ve Perestorika'yı daha on yıl önceden, tanımlamaya başlamış olmasıdır'



'İhmal değil kasıt'

Kuddusi Okkır'ın hapiste yazdığı anıları, şiirleri ve eşi Sabriye Okkır'ın anlattığı acı gerçekleri gözler önüne seren Cinayeti Gördük, Okkır'ların yaşadığı acı ve ağır süreci tüm ayrıntılarıyla sayfalara taşıyor. Türkiye'de bugün adalet, hukuk kavramları, literatüre 'Kuddusi Okkır Vakası' olarak geçen olayla bir kez daha irtifa kaybetti/kaybediyor. Hastane odasında yurduna gözlerini kocaman açarak, sevgi ve kuşkusuz şaşkınlıkla açarak bakan Kuddusi Okkır'ın gözlerini unutma Türkiye! O gözlere bakmanın ve süreci anımsamanın, unutmamanın zamanıdır. Sabriye Okkır ile Cinayeti Gördük'ü konuştuk.

Gamze AKDEMİR


-İlk soruda kitabın bölümlerinden bahsederek başlayalım isterim söyleşimize...

- İlk bölüm Kuddusi'nin anıları; ikinci bölüm benim yaşadıklarım, benim gözümden yaşananlar, yaşadıklarımız; son bölümde de Kuddusi'nin şiirleri yer alıyor.

- Belgede yazanlara göre Danıştay olayı ile ilgili Muzaffer Tekin ve Mehmet Zekeriya Öz'ü tanıyor olması nedeniyle araştırma halkasının içine alınıyor Kuddusi Okkır. Derken Girdap Operasyonu kapsamında, gece ev didik didik ediliyor ve gözaltına alınıyor. Her şeyin başladığı o geceyi anlatır mısınız?

- 20 Haziran 2007'de sabaha karşı saat 03.00'te aniden bir kapı çalındı ve insanın aklının ucundan dahi geçiremeyeceği olayları yaşamaya başladık. On tane polis eve geldi, üç buçuk saat didik didik her yer arandı. İnanın üç buçuk saat sonra giderken bile hâlâ perde arkalarına bakıyorlardı. Hepsi son derece kibardı. 'Genelde tepki görürüz ama siz çok farklı davrandınız' dediler. Eşim götürüleceğini hiç düşünmemişti, sonra komiser, 'Kuddusi bey beraber gideceğiz, hazırlanın' dedi. Hazırlandı, 'ben gideyim onları bir aydınlatayım geleyim' şeklindeydi hali. Çok rahat gitti ben de tamam götürdüler ama sonuçta gelecektir diye düşündüm. İnsan suçlu olursa işkillenir, biz suçlu değildik ki.

- 'Kuddusi Bey üç gün misafirimiz olacak denildi' size ve gidiş o gidiş...

- Evet zaten bu gözaltına alınışını, artı gözaltında yaşadıklarını, cezaevi koşullarını kitabın birinci bölümünde anlatıyor Kuddusi. Her gün Vatan Caddesi'ndeki Emniyet'ten bir polis memuru telefon ediyor ve 'Kuddusi Bey bugün de misafirimiz' diyordu. Sonunda tutuklanma olayı olunca şoka girdim, hiç tahmin etmiyordum. Bu sefer isyan etmeler başladı. Kuddusi'nin de notlarında anlattığı gibi üzerinde başka eşyası yok, kendisi son derece titiz, bakımlı, temiz bir insandı. Ama şartlar bunu yaşattı bize. Erenköy'den kalkıyorum karşıya geçiyorum oradan trenle geliyorum, aktarma yapıyorum cezaevine gidiyorum eşyalarını vermek için, 'Hayır bugün eşya veremezsiniz' diyorlar, geri dönüyorum... böyle bir süreç başlıyor. Hastalandıktan sora F tipi cezaevine telefon ettim ve eşimin orada yazdığı notlarını, defterlerini almak istediğimi söyledim. Reddettiler, tedavi sonucunu bekleyeceklerini söylediler. Onun üzerine bekledik. Malum, tahliye olduğu gün F Tipi Tekirdağ Cezaevi bize telefon edip Kuddusi'ye ait eşyaların bir odaya alındığını ve onları iade edeceklerini söylediler. Oğlum gitti almaya, ben Ankara'daydım. 6 tane defter geldi, defterin biri boştu, birinin içinde kitabın son bölümüne koyduğumuz 12 tane şiiri çıktı. Gözaltına alınmadan önceleri zaman zaman şiir yazdığını söylerdi bana. Hitabeti çok kuvvetli bir insandı. Ve bu şiirlerinde de cezaevi koşullarını, hissettiklerini çok güzel anlatmış. Kalan 4 defterden, felsefi içerikli, insanı anlatan bir kitap çalışması çıktı. Onu da en kısa zamanda kitap haline getirerek basmayı düşünüyorum. Her satırı oturup ayrı düşünmek gerekir 'cezaevi insanlara ne yaşatıyor'u anlamak için. Sıradan bir insan değildi. Beyni sürekli üreten bir insandı. Şikâyet etmezdi, problemler karşısında hep çözüm aramaya çalışırdı. Asla çabuk pes edecek, morali bozulacak bir insan değildi. Doktor arkadaşlarımızın söylediği gibi dünyada belki en son kanser olacak kişiydi. Ve yaşadıklarını bana da belli etmedi, bir şikâyette bulunmadı. Her ziyarete gidişimde, 'Sabriye ben Tanrı huzurunda suçsuzum' dedi, bunu her defasında söyledi. 'Bir yanlış anlama var, düzelir. Bak benim boş zamana ihtiyacım vardı, kitabımı yazıyorum' diyordu. Hatta kitabın bir yerinde, durumunu anladığı için mi bilemiyorum, 'Ben bu kitabı yazıyorum ve emin ellere bırakıyorum. Eşime bırakıyorum' diyor. Çok önemlidir. Veda ediyor sanki.

KUDDUSİ OKKIR'IN İDDİANAME TANIMI

- 'Devletin Yeniden Yapılandırılması' başlıklı sunum çalışması... Gözaltının asıl sebebi... A.Ö'nün yolladığı dosyaları kaydediyor sadece Kuddusi Bey...

- Evet notlarında şöyle belirtiyor Kuddusi, 'Kafamızı tamamen karıştırdın. Bilgisayarından çıkan bu doküman ne? Bu bilgiler sana nereden, ne amaçla geldi?' diye soruyorlar ona. 'Hangi bilgiler?' diyor Kuddusi ve dokümanın ne olduğunu söyleyince biraz rahatlıyor. Çünkü kendisiyle hiç ilgisi olmayan şeyler. O an tutuklanmasına neden olacak evrakların onlar olacağını baştan hiç fark edemediğini yazıyor ardından. Söz konusu dosyalar A.Ö'nün G.G'ye ve onun da Kuddusi'ye 'rar' dosyaları halinde forward'ladığı (ilettiği) üç grup yazıdır. Daha sonra okurum düşüncesiyle dosyaları açmış Kuddusi ve özel 1,2,3 dosya adı ile yeni Word dosyaları olarak kaydetmiş. Notlarında diyor ki: 'Ne o zaman inandırabildim, ne de sonsuza kadar hiç kimseyi inandıramam. Ben o dosyaları hiçbir zaman okumadım bile.' Kuddusi o metin için tutuklandıysa, o metni gönderen ki arkadaşımızdır G.G., o niye tutuklanmadı da gözaltına alınıp serbest bırakıldı. A.Ö.'den G.G'ye, G.G'den de Kuddusi'ye geldi. Ama ne dediler, 'Başkan'a dolaylı yoldan geliyor', Kuddusi'yi başkan kabul ettiler.

- Evet Kuddusi Bey başkan üstüne bir de finansör varsayılıyor...

- O finansör sayma olayı da, Zekeriya Öz'ün kendi basınına attığı bir palavradır. Üstüne ufak bir şirket göründüğü için işadamı konumuna koydular kendileri otomatikman ve finansör diye yola çıktılar. Çok merak ediyorum bu Deniz Feneri olayında iddianamesi ortada olan insanlar niye tutuklanmıyorlar? Bunu mantığım almıyor, istifa da etmiyorlar tabi.

- Kuddusi Bey'in bir iddianame tanımı, eleştirisi var ki bu kadar olur!..

- Evet, şöyle yazıyor: 'Makamınız ve makamınızda şahsınız yanıltılmak üzere hazırlanmış bir iddianamedir. Olayların değil, yanılgılarının yazıldığı bir iddianamedir. Gerçeklerden uzak bir bardak suda kopartılan fırtınanın senaryosudur. Sorgulama aşamasından iddianamenin yazılması sürecine kadar sanki bir kasıt süreci esmiştir. İddianamenin kendisi sanki, profesyonel bir kamera ile çok yakın plan fotoğraf çekmiş ve minicik şeyleri dev gibi göstermiştir. Elinizdeki bir iddianame değil, gerçek objelerin büyüklükleri saklanarak çekilmiş tek tek karelerinin oluşturduğu bir katalogdur.'

- Hastalığı kendini ilk ne zaman göstermeye başladı, ilk ne zaman sağlık durumunda bir şeylerin ters gittiğini fark etiniz?

- Oğlumla birlikte son açık görüşe gittiğimizde 30 Mart'tı. Tabi bedensel olarak da durumu fark edilmeyecek gibi değildi. 'Kuddusi çok zayıflamışsın' dedim. 'Evet biraz midemden rahatsızım, bir haftadır yediklerimi çıkarıyordum ama şimdi yine yemeye başladım' dedi. 30 Mart'tan sonra sağlık durumu hızla kötüleşti. Nisanın ilk haftası oğlum gitti babasına, ayrıca salı günleri 10 dakikalık bir telefon görüşmemiz vardı. İkinci salı telefon çok geç geldi. Kuddusi'ye nasılsın diye sordum, inanın yanıtı son derece zorlanarak 'İiiiyiiiimmm' diye çıktı. 10 dakika süresinde konuşabildiği sürece tek kelime var 'Beeeeeennn iiiyiiiimmm'. Çıldırdım! Ve eşimi tek kişilik odadan alıp üç kişilik odaya koydular. Her gün psikoloğu arıyorduk, psikolog da bize uzun uzun Kuddusi'nin durumunu anlatıyordu. Derken Oytun psikoloğu arıyor yine ve babanızı Bakırköy Ruh Hastalıkları'na sevk ettiler yanıtını alıyor. Konulan nasıl bir teşhis ise artık, 'majör depresyon'. Teşhisi koyan ve geçen günlerde bu tutuklama istemiyle dava açılan 15 doktordan bir tanesi çıksın şimdi bana bir açıklasın. Neymiş biliyor musunuz o bir hafta kustum dediği olay? Edirne Üniversite Hastanesi'nden öğreniyoruz ki artık olay beyne sıçramış, konuşamaması, kusması beyindeki o urların baskısından kaynaklanıyormuş. Kusmalar o nedenle püskürtme şeklindeymiş.

- Sağlıklı halde zimmet altına alan devlet, zimmete ihanet etmişti...

- Tabi ki. Avukatı arıyorum. 'Eşim hasta, kendisine ulaşamıyorum ne yapacağım?' diye soruyorum. Tersleyerek cevap veriyordu. Çünkü istediği parayı alamamıştı. Yaptığım ön ödemenin karşılığını bile vermemişti oysa. Bu kadar hasta olduğunu bildiği halde kılını bile kıpırdatmadı. Oysa avukat her an görebilir, savcıyla görüşebilirdi. Şu hakkımız vardı... Hasta istediği hastanede tedavi olma hakkına sahiptir, tutuklu da olsa. Hastanenin değişmesini talep edebilirdik. Tedaviyi inceleme şansımız olsaydı, eksik olduğunu görebilirdik. Avukatımız yardımcı olmadı. Sıradan bir ziyaretçi olarak muamele gördük. Tutuklunun hastalığını ne savcı, ne de hastane asla göz önüne almadı. Ne şekilde, hangi tedavinin uygulandığı hakkında en ufak bir bilgi verilmedi. Devlet aciz değildi. Devlet isteseydi, onu özel hastanede de tedavi ettirebilirdi. Bir odayı boşalttırıp başına da jandarmayı dikerdi, hasta için gerekli tedaviyi yapabilirdi. Bakın bir sene olacak o avukat için dava açmışım, Yalova Barosu'na suç duyurusunda bulunmuşum hâlâ sonuçlanmadı. Ne yapıyoruz, nereye gidiyoruz biz? Bir raportörün bu yazıyı bir sene elinde tutma yetkisi varmış, bu yetkiyi kullanıyorlar ve şu an hiçbir işlem yapmıyorlar. Avukatın savunmasını bekliyorlarmış, avukatın savunacak bir şeyi yok, hiçbir şey yapmadı ki. Sonuçta ne yaptılar Bakırköy Hastanesi'ne aldılar, orada baktılar, majör depresyon tanısı konmuş ama çok daha önemli sorunlar var, ciğerleri çok kötü. Bu yüzden Bayrampaşa'ya götürüyorlar, Bayrampaşa alıyor Haseki'ye gönderiyor. Haseki'yi arıyorum, 'eşinizi göremezsiniz o tutuklu' diyorlar. Hasta yatağında pranga takıyorlar.

'SAVCI RAPORLARI OKUMADI'

- Savcının şu başvuruyu incelememe olayını anlatır mısınız?

- Tahliye talebimizin reddedildiğini öğrendik. Başvurumuzu 9 Mayıs'ta öğle saatlerinde yapmıştık; savcı bu sağlık nedeniyle yaptığımız başvuruyu incelememiş, daha doğrusu arkasındaki raporları bile okumamıştı. Okumadığını iddia ediyorum. Çünkü okumuş olsaydı, orada yoğun bakım ünitesi bulunan bir hastanede tedavi edilmesi gerekir diye epikriz raporu vardı. En azından bu ibareden işin aciliyetini anlaması lazımdı. Klasik yöntemle savcının bize olumlu-olumsuz geri dönüş yapması gerekirken savcı bizi muhatap bile kabul etmeden, bilgi verme gereği duymadan, konuyu otomatikman hâkime aktarmıştı. Hâkim de savcıdan gelen bir öneriyi incelemeden imzaladığı için, öğlen verdiğimiz dilekçeye akşamüstü hem savcı, hem hâkim tarafından, basmakalıp bir ifadeyle 'tutuksuz yargılanması, delilleri karartması nedeniyle uygun değildir' cevabı verilmişti. Bu ret cevabını kabul etmedik, aynı raporlarla bir üst mahkemeye başvurduk. Bir üst mahkeme de aynı taktiği uyguladı. Orada da üç hâkimin imzası vardır. Aynı klasik cevap orada da karşımıza çıktı: 'Delilleri karartma ihtimali nedeniyle tahliyesi uygun değildir.' Bugün o dört hâkim de 13. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimleridir. Bugün Ergenekon davasını yürütecek olan hâkimlerdir. Bir sağlık raporunu dahi değerlendiremeyen bu hâkimlerin, bütün bu hazırlanan iddianameyi doğru tahlil edip sonuca nasıl varacaklarını çok merak ediyorum.

- Bayrampaşa süreci... Bayrampaşa Cezaevi müdürüyle, Bayrampaşa Devlet Hastanesi Başhekiminin işbirliği... Kuddusi Bey sizden ve oğlunuzdan kaçırılıyor resmen... Ve doğruca Tekirdağ Cezaevi'ne gönderiliyor... Yani siz müdahale etmeseniz Kuddusi Bey belki de hiç tedavi göremeyecekti...

- Bayrampaşa Devlet Hastanesi'ne gittim. Başhekimle görüşmek istediğimi belirttim. Başhekimin cuma namazına gittiğini ve saat 2'de geleceği söylendi. O saate kadar bekledim. Başhekimin odasına girdiğimde içerisinin çok kalabalık olduğunu gördüm. Kendi usullerince selamlaşıyorlardı. Başhekim, hastanenin işleri dışında her şeyle ilgiliydi. Kendimi tanıttım. 'Eşimi görmek istiyorum' dedim. 'İlaçlarını verdik, iade ettik, gönderdik gitti' dedi. 'Nereye' diye sordum. 'Ait olduğu yere. Cezaevine' dediler. Ait olduğu yer Tekirdağ Cezaevi'ydi. O zaman anladım ki Bayrampaşa Cezaevi müdürüyle, Bayrampaşa Devlet Hastanesi başhekimi aralarında paslaşıp bana bu komployu hazırladılar. Eşime ulaştığım anda, onu kaçırdılar. Bu bir komploydu. Bir gün için beni oyaladılar. Başhekime hastayı görüp görmediğini sordum. 'Gerek yok' dedi, düşünün!

'İHMAL DEĞİL KASIT ARIYORUM'

- Ve Adalet Bakanlığı da bu konuyu soruşturdu!

- İki müfettiş görevlendirdi Adalet Bakanlığı. O iki müfettiş 1200 sayfalık bir ifade hazırladı. Doktorların ifadelerini aldı, hastaneleri dolaştı, orada yapılan tetkikler konuldu, her şey yapıldı fakat gereğinin yapılması için de savcılığa gönderildi bu kadar. Şu şu böyledir diye bir yorum yok. O ifadeler üzerinde Valilik, işte tutuklanmaları istemiyle -geçen günlerde Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı haklarında dava açılan- 15 doktor hakkında araştırma yapıyor. Şimdi bir alt komisyon var. Tekirdağ'da toplanan alt komisyon, 'Bu doktorlar suçludur, olayda ihlal vardır' diyor. Bir de Valilik nezdinde toplanan bir üst komisyon var. Alt komisyonun kararı buraya gelir, tartışılır değerlendirilir. Üst komisyonda da 'ihlal vardır' kararı çıkmak üzereyken komisyon başkanı diyor ki eğer sizler alt komisyon gibi ihlal vardır kararı çıkartırsanız bu doktorları yargılamak zorunda kalırız. Bunun üzerine 9'a 11 ihlal yoktur kararı çıkıyor. Daha sonra Valilik de raporu inceliyor. Ve bir yazı geldi; 'Tekirdağ Göğüs Hastanesi'nde şu şu doktorlar görevlerini tam yapmışlardır, ihlal yoktur, Valilik bunların yargılanmasına izin vermemektedir' diye. Hemen Edirne İdari Mahkemesi'ne konuyla ilgili itirazda bulundum. Daha sonra duydum ki Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcısı da Valilik'in bu kararına itiraz etmiş. Tekirdağ'a gittim önce alt komisyon kararını buldum, daha sonra üst komisyon kararını almak için de Valilik'e gittim. Onlara kalsa vali ile görüştürmeyeceklerdi ama 'Pazartesi günü basın toplantısı yapacağım' deyince görüştürüverdiler ve yazıyı aldım.Sonra Cumhuriyet Başsavcısı'na gittim. Genç bir savcıydı, itiraz kararını rica ettim kendisinden. Bu arada bana İstanbul Valiliği'nden de 'Haseki, Bakırköy ve de Yedikule Devlet Hastanelerindeki doktorların yargılanmalarına gerek yoktur, Valilik izin vermiyor çünkü onlar görevlerini yapmışlar' diye bir yazı geldi, bu karara da itiraz etmiştik. Savcıya sadece şunu sordum; 'Siz niye bu Valilik'in kararına itiraz ettiniz? Bakın İstanbul Valiliği de aynı kararı aldı üç hastane için ve de Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etme gereği duymadı, siz niye itiraz ettiniz?'. 'Görevimi yaptım, yapmam gerekeni yaptım' dedi. Ne oldu Tekirdağ'da? Ben ve Cumhuriyet Başsavcısı idari mahkemeye itirazda bulunduk, mahkeme kararı bozdu ve soruşturma açtı. Soruşturmaları sürdü ve bunun üzerine de Cumhuriyet Başsavcısı bir iddianame hazırlayıp bu 15 doktoru mahkemeye verdi. Bütün isteğim İstanbul Valiliği'nin verdiği kararın bozulması. Bu arada Bayrampaşa konusu ayrı incelendi statü olarak. Beni Bayrampaşa İl Sağlık Müdürlüğü'nden aradılar, avukatımla beraber oraya gittim ve tekrar suç duyurusunda bulundum, olayları anlattım. Orada da rapor hazırlandı, Bayrampaşa için de 'ihlal yoktur' diye bir karar geldi. İnanılır gibi değil... Koma halindeki bir hastaya tedavisi yapılmıştır, iadesinde mahsur yoktur -iade dediği yer cezaevi- diye rapor veren bir doktoru İstanbul Valiliği suçlu bulmuyor ise bunun altında ne ararsınız? İhmal değil kasıt arıyorum ben.

AİHM'YE GİDECEĞİZ

- AİHM sürecinden bahseder misiniz? Hatta bu sizin içinizi şöyle yakmış, 'Beni ülkemi şikâyet etmek zorunda bıraktılar' diye. İç hukuk yolları tükenmek zorunda AİHM'ye gitmek için, siz ise başvurabiliyorsunuz. Anlatır mısınız?

- Ölüm söz konusu olduğu için başvurma şansımız var diye biliyorum. Araştırıyoruz. Çünkü bir keresinde Hulki Cevizoğlu'nun programında Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu konuktu, telefonla bağlandım. Hâkim ve savcıların durumunu iletmiştim kendisine, bana dedi ki, 'Siz hiçbir şey yapmayın sadece AİHM'ye gidin.' Onlar hakkında yorum getirmedi bana, 'AİHM'ye gidin' dedi. Kasım ayında başvuru yaptık, buna ön başvuru deniliyor. Ön başvuruyu yapıyorsunuz onlar size başvurunuzun kayda konulduğunu bildiren bir yazı gönderiyorlar. Bu yazıyı alamadık ve oğlum Fransa'ya telefon ederek neden yazının gönderilmediğini sordu. Oradaki yetkililer yazıyı gönderdiklerini söylediler. Ama elimize geçmemişti, elimize geçmesi engellendi. Oytun da kararı fakslayın diye ricada bulundu fakat öyle bir uygulamaları olmadığını söylediler ve yazıyı yeniden göndereceklerini söylediler. Ve yazı geldi. Yazıda şöyle diyor: '04.12.2008'de gönderdiğimiz yazı elinize geçmediği için tekrar gönderiyoruz.' Hukuk süreci başlamış oldu, şimdi tüm başvurularımı, Adalet Bakanı'nın yaptığı incelemeleri, iki müfettişin tüm incelemelerini, tüm raporları, tüm sürecin belgelerini toparlayıp artı bu kitabı AİHM'ye göndereceğim. Bitmek üzere. Bu arada İstanbul Barosu'na gittim, baro başkanından yardım istedim. 'Ön bir dilekçe verin, resmi olarak işleminizi başlatalım' dediler. İki ay kadar önce dilekçe verdik, yardım istedik ve bu dilekçe komisyonda görüşüldü. Ve sadece bu olayı içeren bir komisyon kurulmasına karar verildi. Fakat henüz bir ilerleme yok. Kuddusi'nin ölümünden hemen sonra İstanbul Tabipler Odası'na başvurmuştum. Tabipler Odası benim hastaneden alabildiğim dosyalar üzerinde giderek -daha o zaman müfettişlerin raporları yoktu- bütün doktorlar hakkında 'ihlal vardır' diye rapor verdiler 60 sayfalık. Hatta bu raporu Tabipler Odası Başkanı kendi eliyle Adalet Bakanı ve Sağlık Bakanı'na götürüp verdi. Fakat Adalet Bakanı resmi bulmadığı için Tabipler Odası'nın raporunu işleme koymadılar maalesef. Onlar tabiplerden daha iyi biliyorlar ya.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Cinayeti Gördük/ Kuddusi Okkır-Sabriye Okkır/ Cumhuriyet Kitapları/ 230 s.



Memleketimden sömürge manzaraları

Erol Manisalı'nın 5 ciltlik 'Hayatım Avrupa' (Cumhuriyet Kitapları) dizisi sözün konusu. 'Ortak Pazar'dan Avrupa'ya', 'Askeri Darbeden Sivil Darbeye', 'Türkiye'nin Askersiz İşgali: Gümrük Birliği', 'Avrupa'nın Askerle Kavgası' ve 'Avrupa'yla Derin Bağlar' başlıklarını taşıyan dizide Türkiye-Avrupa (AB) ilişkilerinin yakın tarihini büyüteç altına alıyor Manisalı. Bunun yanında Türkiye içinde oluşturulmakta bulunan önceki ve yeni dengeleri ve oligarşinin yanar döner kimliğini de sergiliyor. İktisadi, siyasi, askeri ve kültürel faktörlerin nasıl iç içe geçtiklerini ve kullanıldıklarına yakın plan yapıyor. Sermaye çevreleri ve siyasal İslam arasındaki yeni bağların Türkiye'nin iç dengelerinde ve dış (yani yüzde 90 AB ve ABD) ilişkilerinde en önemli belirleyici öğe olmaya başladığını okuyoruz. Ve Türkiye-AB ilişkilerinde kurulan tek yanlı bağların siyasal sermaye ve siyasal İslam için ortak bir 'kaldıraç işlevi' gördüğünü... AKP iktidarının kimliğinin tüm ayrıntılarıyla ortaya konulduğu dizide, Manisalı'nın eski öğrencisi Abdullah Gül'ün yanı sıra Tayyip Erdoğan'ın dönüşümü de örnekleriyle sunuluyor. Erol Manisalı ile 'Hayatım Avrupa' dizisini konuştuk.

Gamze AKDEMİR


-'Avrupa'yla Derin Bağlar' kitabınızda AKP iktidarının ve yönetiminin kendi hesaplarını, AB üzerinden nasıl yürüttüğünü ayrıntılarıyla okuyoruz. Hangi yeni kapıları araladınız?

- AKP üst yönetiminin, Avrupa Birliğini arkasına alarak, Türkiye'de siyasal İslama karşı çıkan odakları ortadan kaldırmak veya zayıflatmak en önemli amaçtı. Bu pencereden baktığımız zaman, 'AB'nin AKP için sadece bir maşa, bir araç olarak kullanıldığını' gördüm. Bu durum AB'nin de işine geliyordu, onlar da AKP'ye içerde verdikleri desteğin karşılığında, 'Türkiye'yi içeri almadan', her türlü ödünü alabileceklerdi. AKP ile AB arasında böyle bir alış veriş düzeni kuruldu. Vatikan'ın Papa'sı bile AKP'ye yardım etti. 2002-2009 döneminde fiilen yaşananlara baktığımızda, bu alış verişin her iki taraf açısından da başarılı bir biçimde gerçekleştiğini gördük. AB, AKP iktidarından istediği iktisadi, siyasi ve kültürel ödünleri bir bir aldı. Bunu da açık bir biçimde söyledi: AKP iktidarı, bugüne kadar Türkiye'de gördüğümüz en iyi yönetimdir dediler. Bu ifade, AB'nin çıkarları açısından tamamen doğrudur. Türkiye piyasası AB'nin çıkarları doğrultusunda işlemeye başladı. Avrupa tekelleri, 'sigortacılıktan gıdaya', her alanda sektörleri ele geçirmeğe başladılar. Siyasal ve kültürel olarak, 'Türkiye'nin çözüştürülmesine yönelik' yasalar çıkarıldı, uygulamalar başladı. Bu 'özgürlük ortamında', AKP de kendi dinci yapılanması yolunda ilerledi.

YENİ MUHAFAZAKÂRLAR VE AKP

- İlerledi ve günümüze gelindi. Şimdi mevcut koşullarda Türkiye içindeki yeni oluşumları ve dış ilişkilerdeki yeni dengeleri de ortaya koyuyorsunuz kitabınızda. Okurlara bir ön rehber olması adına yeni ambalajı nedir bu yeni dengelerin? Teslimiyet sürüyor, ne değişecek?

- Prof. Davutoğlu, Dr. Yalçın Akdoğan gibi AKP danışmanları ve teorisyenleri AKP ile Batı'nın talepleri arasında, 'ilk defa örtüşmelerin ortaya çıktığını' vurguluyorlar. AKP'nin Batı Kapitalizmindeki yeni muhafazakârlara iyice yaklaştığını görüyoruz. Yeni muhafazakârların Batı kapitalizmindeki girişimleri Türkiye'de AKP tarafından bir boyutu ile kullanılmaya başlandı. Özellikle devletin küçültülmesi ve serbest piyasa ekonomisinin esas alınmasında büyük bir örtüşme görülüyor. Ancak AB'nin ve AKP'nin niyetleri farklı tabii. Meclis'in ve bürokrasinin AB süreci içinde 'Batı güdümüne sokulması' devletin ve Cumhuriyetin 'alışılmış değerlerinin gevşetilmesi ve silkelenmesi' anlamına geliyor. AB ve AKP talepleri bu konuda örtüşüyorlar. Bu örtüşme içinde, 'Türkiye ve Batı'nın karşılıklı çıkarlarının geliştirilmesi ve dengelenmesi' yoktur. Batı'nın Türkiye'nin ve bölgenin aleyhindeki taleplerinin yerine getirilmesi daha bir esastır. Batı'nın yeni Türkiye politikasında da ABD ve Avrupa birleşmişlerdir. Ve gözlerini daha da karartmışlardır.

ILIMLI İSLAM, UYUMLU İSLAM!

- Ortaklaşa ağız ve gömlek değiştiren Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül lokomotifliğinde AKP'nin ABD'ye biatına, yani 'ilk ve demirbaş örtüşmeye' dönersek 'Kitabınızı henüz okumayanlara rehber olması adına ne derece bir örtüşmeydi bu, yani sonuçta zeminleri belli bu insanların, İslamcılar'

- Batı kapitalizminin ve emperyalizminin 'ılımlı İslam' dediği aslında 'uyumlu İslam'dır: Batı'nın her dediğine uyan bir İslam... Bir kere önce metazori sonra gönüllüce hemen her şeyleri değişmişti. Antiemperyalist ve anti Amerikan kimlikleri yerine şimdi 'onunla işbirliği' yapan bir duruş vardı. Ama İslamcı ve şeriatçı kimlikleri değişmemişti ki, o değişmez. Benim görebildiğim kadarı ile 'programlı bir değişim süreci' başlatıldı. Ne kadarı sahte, ne kadarı gerçek; bunu şimdiden tam olarak kestirmek zor olsa da elde bazı net kanıtlar var! Abdullah Gül'e çok dikkat edin! Abdullah Gül'ün 1995 ve 1996 yıllarındaki söylev ve değerlendirmeleri çok tutarlı idi; kendi içinde bütünlüğü vardı. Kapitalizme ve emperyalizme karşı yapılan eleştiriler siyasal ve iktisadi bütünlük görülüyordu. O tarihte, emperyalizmle yüzleşen; ona meydan okuyan; kendi düşüncelerinin arkasında inatla ve inançla duran bir Abdullah Gül var. 'İslamcı, muhafazakâr, milli öğeleri emperyalizme ve kapitalizme karşı kullanan' bir yaklaşım söz konusu. 2000'li yıllara geldiğimizde AKP ve Abdullah Gül'ün tutarsız ve emperyalizmle işbirliği yapan bir konumda olduğunu görüyoruz. Yani 28 Şubat Süreci'ne kadar antiemperyalist kimliğini dimdik TBMM kürsüsünde dile getirme cesaretini gösteren Abdullah Gül 180 derece dönmüştür. 1994-1997 dönemindeki Abdullah Gül ile AKP yönetiminin tepesindeki Abdullah Gül siyahla beyaz kadar farklıdır. Bu farklar, AKP iktidarı döneminin, toplumla çatışmasının nedenlerini de anlatıyor.

DÖNÜŞÜMÜN BÖYLESİ!

- Ya Tayyip Erdoğan?

- Abdullah Gül'ün dönüşüm sürecini Tayyip Erdoğan da gösterdi tabii. 2000-2001 yıllarında birdenbire, 'ben değiştim' diyerek ortaya çıktı. Televizyon ekranlarında insanlar Tayip Erdoğan'ın 1990'ların başındaki kasetleri ile 2001'deki konuşma kasetlerini karşılaştırdıklarında şaşkına dönüyorlardı. 27 Ağustos 2001'de Cumhuriyet'teki köşemde 'Kasetteki İki Yüz' başlıklı bir yazım çıkmıştı. Bu yazıda '1990'lı yılların başında ümmetçi ama Sultan Galiyev'i andıran bir Tayyip Erdoğan var; 2001'de ise boynu bükük, Ensesine vur lokmayı azından al misali, süklüm püklüm; mahcup, utangaç bir Tayyip görüyoruz' demiştim. Evet, Erdoğan da Gül gibi birdenbire değişmişti. Sanki her ikisi de, bilim kurgu filmlerindeki gibi; onların kılığına giren başka insanlar olmuşlardı. Avrupa ve Amerika diyorlar, başka bir şey söylemiyorlardı. Sanki efsunlaşmışlardı. Tayyip Erdoğan'ın, Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök'ten randevu almak için Paul Wolfowitz'den ricada bulunması nasıl olabilirdi? İnsanın inanası gelmiyordu. Yazıldı, yayımlandı ve itiraz dahi etmediler; olay doğruydu, insanlar şaşkınlık içindeydi. Hale bakın!

- Abdullah Gül ile tanışıklığınız öğrenciniz olduğu yıllara dayanıyor. Hayatım Avrupa dizisinde, Gül ile 1979-1996 döneminde hayatınızın üç noktada kesiştiğini de yazıyorsunuz. Bu kesişmeleri anlatır mısınız?

- Gül ile ilk defa 1979'da Sakarya Üniversitesi'nde karşılaştım. 4-5 aylığına, cuma günleri burada ders vermem için öneri geldi, kabul ettim. Bana geçici bir asistan tahsis edildi. Asistanın adı Abdullah Gül idi. Bana refakat ediyor, işlerimde yardımcı oluyordu. Gül ile daha sonra Ocak 1982'de karşılaştım. Doktora sınavında jürideydim. Benden başka Toker Dereli, Erdoğan Alkin ve Nevzat Yalçıntaş da jürideydiler. Gül, pekiyi derece ile geçti. 'Türkiye'nin Ortadoğu Ülkeleri ile İktisadi İlişkileri', tez konusunu oluşturuyordu. Abdullah Gül ile üçüncü karşılaşmamız Temmuz 1996'da oldu. Necmettin Erbakan-Tansu Çiller (Refah Yol) koalisyonunda, Kıbrıs'tan sorumlu devlet bakanı idi. Gümrük Birliği konusunda benim görüşlerimi savunuyordu. Antiemperyalist ve milliyetçi bir çizgideydi. Denktaş'a hayrandı. Benim ricam üzerine, Erbakan'ı 20 Temmuz 1996'da, günübirlik de olsa, ite kaka KKTC'ye getirmeyi başardı.

RADİKAL Mİ VERELİM, ILIMLI MI?

- AB olayını daha geniş perdeden çözmenizde Gül'ü tanımanızın nasıl bir etkisi olduğu söylenebilir?

- Şöyle, bu kitabımda iki bölüm ayırdığım Abdullah Gül'ün 'değişen kimliğinde', AKP'nin oluşumunu ve ABD ile derin bağlarını gördüm. Onun çizgisini mercek altına alıp izlerseniz, AKP'nin kimliğini, misyonunu ve derin bağlarını yakalarsınız. Bir turnusol kâğıdı gibi her şeyi ortaya çıkarır.

- Batı, sadece ılımlısına değil radikaline de mavi boncuk dağıtıyor' Kimin ne zaman işlerine yaracağı belli olmaz değil mi?

- Avrasya'nın geleceğinde İslam ülkeleri etkili olacaklar. 'Radikal İslam' ve 'uyumlu İslam' yapay olarak bu nedenle üretildi, zorla oluşturuldu. Usame bin Ladin Amerika'nın, Kaplan Almanya'nın, Mollalar Fransa'nın ürünleri değiller mi? Kendileri beslediler ve geliştirdiler, her şey belgeleriyle ortada duruyor. Onlar Mustafa Kemal'lere, Musaddık'lara ve Nasır'lara karşıydılar. Bugün de Mustafa Kemal Cumhuriyeti'nin yerine aynı nedenle İslam Cumhuriyeti koymak istiyorlar. 'Uyumlu İslam' ile işbirliği içindeler. Yanına da gayri milli sermayeyi ortak etmişler. Onlar bugün de Hugo Chavez'lere, Lula da Silva'lara bunun için karşı duruyorlar. ABD daha tutucu hale geliyor; Avrupa'da tutucu partiler oylarını soğuk savaş sonrasında arttırıyorlar. Batı kapitalizmi kendi içinde yeni Roma İmparatorluğu'nu kurma hazırlığı içinde. Onun için Vatikan'ın Papası Fidel Castro'ya gidip elini öptürüyor. Katolik kimliği sosyalist kimliğinin yanında bir sigorta olarak korunuyor. Ama aynı Papa 2002'de Ermeni Patriği ile birlikte 'Türkler 1915'1922 arası soykırım yaptı, Hitler Türkleri örnek aldı. İlk soykırımı Türkler yapmıştır' deklarasyonu yayımlıyor. Ve aynı Papa 30 Kasım 2004'te Fener Patriği'nin daveti üzerine yeni bir 'ittifak için' İstanbul'a geliyor. Batı'nın (ve kapitalizmin) 'Radikal ve ılımlı İslam karşısındaki durumlarını anlayabilmek için' bütün bu gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekiyor. Ayrı ayrı seyredilen kareler hiçbir anlam taşımaz, en azından Türkiye için... Kurtuluş Savaşımıza Batı'nın verdiği 'soykırım referansı' esasında 'emperyalizmin kırımı' anlamındadır...

DENKTAŞ'A ATILAN KAZIK

- Bir Kıbrıs konusunda AKP iktidarının taahhütlerinin arkasında yatan nedenleri de inceliyorsunuz kitabınızda. Yaptığınız özel görüşmelerde en çok neye dikkat çekti, uyardı Denktaş? Neler dönüyordu?

- Abdullah Gül'ün iki farklı Kıbrıs penceresi olmuştur: 1996'ya kadar olan birinci pencerede KKTC'nin sonsuza kadar varlığını ve egemenliğini savunan Denktaşçı bir Gül görürüz. İkinci dönemde ise Mehmet Ali Talat'ı tercih eden, ABD ve AB'nin taleplerine açık bir yaklaşım ve uygulama geçerlidir. Denktaş bu değişim karşısında şaşkındı, bir türlü anlayamıyordu. AKP hükümeti 1 Mayıs 2004'te, uluslararası anlaşmalara aykırı olarak AB'ye tam üye yapılırken Abdullah Gül, Selanik'te kutlamalara katılıyordu. Bir de Denktaş'a atılan büyük bir kazık vardı: Şubat 2004'te Annan Planı'nı pazarlık etmek üzere New York'a gittiğinde Kofi Annan kendisine, 'Senin edecek bir pazarlığın yok, Ankara Hükümeti planı zaten kabul etti, bana söz verdiler' diyordu. Denktaş bu acı gerçeği bana, Haziran 2005'te, 'eski' Kanal Türk'teki söyleşimizde, canlı yayında söylüyordu. Bütün bunları kitaba aktardım, insanlar ne olup bittiğini bilmeli.

- Bu gerçeği sansür eden televizyon ve gazeteler sansür ediyor, sizin ise Cumhuriyet'te 'Davos ve Kıbrıs' diye bir yazınız yayımlanıyor. Bir Davos tanımınız yer alıyor dizinin beşinci kitabında. Söyleşimizde mutlaka yinelemeli..

- Davos ilginç bir yerdir. Orada en değerli 'KİT'ler alınır,' 'KİT'ler satılır;' hatta adalar bile alınır satılır. Hatta hatta insanlar bile alınıp satılırlar. Davos, İsviçre dağlarının yüce doruklarında kurulmuş 'prömiyer bir piyasadır'. Birileri alır birileri verir. Çok kez kimsenin ruhu bile duymaz. Bazen de biri kalkar, derin bir kuyunun içine haykırır: 'Midas'ın kulakları, Midas'ın kulakları...' Aynen Denktaş'ın çığlığı gibi...

İLAHİ DAVOS!

- 'Hayatım Avrupa' dizinizde çarpıcı tespitlerden biri de Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs konulu veryansınlarına ilişkin.. Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs konusunda da esip gürlediği dönemler'

- Hem de daha 3 Kasım 2002 seçimleri ertesinde henüz milletvekili bile değilken esip gürlüyor, Rauf Denktaş'ı ve Ankara'nın eski Kıbrıs politikasını adeta yerin dibine batırıyor. Erdoğan'ın söyledikleri Brüksel'in, Washington'un ve İstanbul patronlar kulübünün söylediklerinin aynı idi. 40 yıllık Kıbrıs politikamız değişecek; bu iş Denktaş'la olmaz diyordu. Bunlar; Batı'nın ve Türkiye'nin içinde 'kimi büyük sermaye çevrelerinin' söyledikleri ile örtüşüyordu. Hayatında Kıbrıs konusunda teknik meselelere girmemiş bir insan şimdi 'Kıbrıs için Belçika modeli uygulanabilir' diyordu.

- Zamanlama da müthiş!

- Tabii 'Çözümsüzlük çözüm değildir' sloganını Batı çevreleri gibi tekrarlamaya başladı bir kere. Erdoğan 'çözümsüzlük de bir çözümdür' diyenin Denktaş değil de Klerides olduğunun farkında bile değildi. Zamanlama evet. Klerides bu sözü ta 1970'lerin başında söylemişti. AKP üst yönetiminin daha hükümet bile olmadan 3 Kasım 2002 seçimleri biter bitmez bunları söylemesi dikkat çekiciydi. Bütün bu açıklamalar, 'Washington ve Brüksel gözlüğünün AKP iktidarında egemen olacağını' ortaya koyuyordu. Anlaşılan sözler verilmiş, şimdi bunun pazarlanması başlatılmaktaydı. Zaten 2003 Davos doruğunda Cüneyt Zapsu, 'çözüm için gerekenleri ve istenenleri' BM ilgililerine veriyordu.

- Turgut Özal, S. Demirel, Necmettin Erbakan, Tansu Çiller ve Bülent Ecevit ile görüşmelerinizi de okuyoruz Hayatım Avrupa dizisinde. Her biri için özet tespitleriniz nedir?

- Turgut Özal 'sermaye çevrelerinin siyasette mutlak egemenliğini' benimsemişti ve Türkiye'nin bu bağlamda, 'Batı kapitalizminin himayesine sokulmasını', tek çıkış yolu olar görüyordu. Demirel, konjonktüre göre vaziyet alan bir esneklik içindedir. Gerektiği zaman, Batı'dan alamadığını, gidip Sovyetler Birliği'nden çatır çatır alabilmiştir. Erbakan siyasal İslamı, İslam dünyasını esas alan bir anti kapitalisttir. Tansu Çiller, Amerika'ya biraz fazla bağımlı bir piyasacıdır. İdeal bir kapitalisttir. Politikacı olamayacak kadar dürüst ve idealist bir insandır. İçlerinde sisteme karşı çıkabilen iki kişi vardı: Ecevit ve Erbakan, bu nedenle Amerika her ikisini de devirdi.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Avrupa'ya Derin Bağlar-Hayatım Avrupa 5/ Erol Manisalı/ Cumhuriyet Kitapları/ 316 s.



'Yeni ekonomi, yeni yurttaşlık ve yeni hümanizm geliyor'

Dünyamız yağmalanıyor... Bilim ve tekniğin uygulanışında büyük sapmalar var. Kentler, hastalıklı bir büyüyüş içinde; kapitalizm, küreselleşmeyi de arkasına alarak yeni fetihler peşinde. Demokrasi fikir olarak zafer kazansa da piyasanın diktatörlüğü sağlamda. Irkçılık ve köktendincilik ayakta. Medya fikirleri saptırıyor, kadın sorunu çözülebilmiş değil. Barış yine savaş ağalarının insafına kalmış halde. Adil ve sürdürülebilir bir kalkınma yaşamsal. Cemaatçi ve dinsel tırmanışlar beraberlerinde tutuculuk, tekelcilik ve yabancı düşmanlığı almış yürüyor. Bütün insafsız koşullara karşın 'daha insanca bir dünya' kurmak mümkün deniyor; yeter ki dünyayı değiştirelim. Ama nasıl, hangi yöne, kimlerin aracılığıyla; aydınlara düşen ne bu konuda? Yaşamsal ama çözümsüz de olmayan sorunlar hepsi. 'Tarih her zaman öğreticidir' diyor, yazıyor ve ısrarla: 'Daha insanca bir dünya mümkün' sözünü yineliyor Server Tanilli. İleride, yeni bir ekonomi, yeni bir yurttaşlık ve yeni ufuklar; daha da önemlisi, 'yeni bir hümanizma'nın beklediğini imleyerek. 'O beklentinin içinde, enternasyonalizmi yeniden kurmak da var. Bütün umut, dünyayı değiştirmekte' diyerek. Server Tanilli İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor? adlı kitabını anlattı.

Gamze AKDEMİR


-Yeni yüzyıl neler hazırlıyor?

- Geçmişin öyküsünü bilsek de, bu sorulara hemen yanıt veremeyiz: Ama dünyamızın karşı karşıya bulunduğu sorunların dökümünü yapmak elimizde. Onlara bakarak ufkumuz aydınlanabilir.

- İlk akla gelenler neler size göre?

- Şunlar: Dünyamız yağmalanıyor, nasıl önlemeli? Bilim ve tekniğin uygulanışında büyük sapmalar var; onları gidermenin yolu nedir? İnsanlar hızla çoğalıyor; kentler, hastalıklı bir büyüyüş içinde; kapitalizm, küreselleşmeyi de arkasına alarak yeni bir fetih çağına girmiştir; eşitsizlikler diz boyu ve dünya çapındadır; demokrasi fikir olarak zafer kazanmıştır ama, 'piyasanın diktatörlüğü' kurulmuştur; hoşgörüsüzlüğün kaynakları, en başta da ırkçılık ve köktendincilik ayakta.

Liberalizm şarkılarıyla çözülecek sorunlar mıdır bunlar? Medya fikirleri saptırıyor, kadın sorunu çözülmüş değil, Kuzey-Güney zıtlığı devam ediyor, barış bugün de 'savaş ağaları'nın insafına kalmış halde. Bu ortamda demokrasiyi derinleştirmek nasıl mümkün olacak? Bütün insafsız koşullara karşın 'daha insanca bir dünya' kurmak mümkün deniyor; yeter ki dünyayı değiştirelim. Ama nasıl, hangi yöne, kimlerin aracılığıyla; aydınlara düşen ne bu konuda? Görüyorsunuz yaşamsal, ama çözümsüz de olmayan sorunlar.

'GÜNEY'DE KENTLER PATLADI!'

- Bunların içinde, 'dünyamızın yağmalanmış olması' fikri çok uğraştırıyor, değil mi?

- Gerçekten öyle. İçinde yaşadığımız çevre çelişmelerle dolu. İnsanlığın zenginliğini de yağmacılara karşı savunmak zorundayız. 'Ekolojik' bir felaket başımızda. Uyarılar yığınla, önlemler ve çözümler de belli. Özetle, dünyamızın beslenme güvenliği, bugün, enerji savurganlığına son vermeye, aile planlamasında atılacak adımlara ve yeni liberalizmin iç yüzünü ortaya koymaya bağlı.

İnsanın doğayla zorunlu anlaşmasından başlayalım. Çevrebilim, yeni bir bilim tipidir karşımızda; onu iyi öğrenmeliyiz. Bir filozofun, Edgar Morin'in duygulandırıcı sözleriyle söyleyelim: 'Üzerinde oturdugumuz, bir yer olmaktan çok daha fazla bir şeydir: Bizim evimiz, ondan da öte anayurdumuzdur o. Aydınlanma çağı, bütün insanlara seslenerek hümanist düşünceyi doruğuna çıkarmıştı. Ona tüm canlı varlıklara acımayı, kardeşliği, dahası enternasyonalist kardeşliği eklemeliyiz!'

- Bir olay da şu: Bilim ve tekniğin uygulanışında büyük sapmalar var; onları gidermenin yolunu irdelersek...

- Öyle bir çağın içine girmiş durumdayız ki, bizi ilk kez ve dünya çapında -bugüne değin de bilmediğimiz- sorumluluklarla yüz yüze getirmiş bulunuyor. Bir filozofun dediği gibi 'bilime egemen olmak, onun sınırları üzerinde düşünmek ve bu yolda bizzat bilim adamlarına olduğu kadar bütün bir topluma da yardımcı olmaktır; bilim adamlarına uygulamalarının, topluma da teknik olanaklarının sınırlarını fark etmesi için yapmalıyız bunları.' Dünyamız bilimin, giderek tekniğin tehlikesini taşıyorsa, bilinçsizliğinden bu...

- Öte yandan, insanlar çoğalıyor, sorunlar da...

- Dünya nüfusu, bağdaşık bir bütün olmaktan uzak. Aslında, değişik düzeylerde, birbirinden az çok bağımsız alt bütünlükler yan yana yaşıyor. O düzeylerden biri de siyasal bakımdan devletler halinde resmin temelini oluşturuyor. Birleşmiş Milletler de, işte bu devletler üzerine kurulu. Nüfusun bu genel çerçeveleri içinde, demografik dinamik üzerinde etkisi olan başta iki öğe de var: Cins ve yaş. Yaş bakımından ise, gençlerin özel bir ağırlığı oldu hep. Çocuk ölümlerinin çok olduğu ülkelerde, doğurganlık da pek güçlü. Bir 'aile planlaması' ihtiyacına yanıt vermeli. Onun kadar önemli olanı da 'adil ve sürdürülebilir bir kalkınma'ya yönelmek.

- Evrensel bir olay da şu; her yerde kent görüyoruz, ama kent her yerde de bunalımda. Peki nereden kaynaklanıyor kentlerin bunalımı?

- Sorun Kuzey'i olduğu kadar Güney'i de ilgilendiriyor; nitekim, Güney'de kentler, bir 20-30 yılda kelimenin tam anlamıyla 'patladı.' Öte yandan, kentler, kaçınılmaz biçimde, suç, uyuşturucu, şiddet ve ahlaksal çözülüş mekânları olup çıktı. Çocuklar da, bu kentsel sefaletin başta gelen kurbanları. Bu büyük kopuşlar ve gerilimler ortamına yakından eğilmeli. Daha da korkunç olanı şu: Kent, tutarlı ve bağdaşık bir sosyal doku da yaratmıyor. Avrupa'da 'yeni yoksulluk', sosyal patolojik bir uçta olay değil, kapitalizmin mantığının doğurduğu bir olgu. Öte yandan, kurban, cellada dönüşebilir, devrimin ertesi hep ışıklı ve aydınlık değil. Cezayirli yazar Katip Yasin, 'Eskiler vahşeti arttırır' diyordu ki, bu gerçek. Cemaatçi ve dinsel tırmanışlar, beraberlerinde tutuculuğu, tekelciliği, yabancı düşmanlığını da alıp getiriyor. Ancak, daha insanca bir dünyada daha insanca bir kent üzerinde düşünmeyi sürdürmeliyiz; kent üstüne sürekli düşünmek ve düşlemek gerekiyor: Demokrasinin geleceği, kentliler arasında görüşüp danışma ve hakemlik usullerini gözden geçirip onarmada ve yenilerini koymada göstereceği başarı kadar, rekabet mantığına karşı kolektif çıkarların önceliğini dayatmada ortaya koyacağı hünere bağlıdır.

- Böyle bir ortamda 'küreselleşme' üstüne söyleyeceklerinizi yeniden ve mutlaka sormalı?

- Yeni bir yüzyılın başlarında en temel olgu şu: Bütün devletler, 'küreselleşme' adı verilen büyük bir akıntının içine sürüklendi; küreselleşme, halkların bağımsızlığı kadar siyasal rejimlerdeki çeşitliliği de umursamadan, gezegenin en ücra köşelerine kadar sokuluyor. Aslında, kapitalist ekonomide bir ikinci devrimdir söz konusu olan ve dün 15. ve 16. yüzyıldaki coğrafya keşifleri ve sömürgeleştirme gibi yeni bir fetih çağına tanıklık ediyor. Ne var ki, o yüzyıllardaki yayılışların başta gelen aktörleri devletler olduğu halde, bu kez dünyada egemen olmak isteyenler, özel büyük sanayi ve maliye girişimleri ve grupları. Gezegenimizin sahipleri hiçbir zaman bu denli az sayıda ve bu kadar güçlü olmamıştı. Bu gruplar, -Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya olmak üzere- bir üçlü topluluğun içinde ve onların yarısı da ABD'de mevzilendi. Böylece olgu, aslında bir Amerikan olgusu.

'DAHA İNSANCA BİR DÜNYA M-Ü-M-K-Ü-N'

- Ancak küreselleşmenin tek derdi hem pazarları hem de ülkeleri ele geçirmek değil... Sadece bu değil amaçlanan...

- Değil! Bu yeni modern iktidarın asıl amacı; büyük keşifler ve sömürgeleştirmeler çağındaki gibi topraklar elde etme değil, zenginliklere el koyma! Küreselleşmenin mantığı işte bu! Ancak, böyle de olsa, küreselleşmeye karşı çıkmak gerek ve bir diyalektiği var onun. Hatırlatmalıyız: Demokrasinin işi daha da güçleşmiştir; ne var ki, demokrasiyi derinleştirmek de gerekiyor.

- Bakışımız eğitime, gençliğe ve geleceğe bakışımızı da etkileyecek...

- Yeni bir yüzyılın eşiğinde, eğitim de bütün dikkatleri üstüne toplamış halde; insan soyunun ilerlemesi büyük ölçüde eğitime bağlı. Onun geleceğimizi biçimlendirmede en güçlü silahlardan biri olduğunu ise, gitgide hisseder durumdayız. Geleceğin aktörlerini nasıl yetiştirmeliyiz? 21. yüzyılın bireylerini ve toplumlarını hazırlamada, eğitim nasıl bir dinamik ve yapıcı rol oynayabilir? Yanıtları, insan için de toplum için de yaşamsal sorulardır bunlar! Açıkça söylemeli: Okul yol ağzındadır.

- Kadınların verdiği mücadele nereye gelip vardı?

- Bir yüzyıllık feminizm, binlerce yıllık ataerkliliği kökünden söküp atamazdı; yeryüzünde; neredeyse bütün kadınlar, günlük yaşamlarında bu rejimi yaşıyor, Ne var ki, 20. yüzyıl boyunca sürdürülen kıran kırana mücadelede, kadınlar, özellikle de yüzyılın sonlarında, huzur ve çıkarlarını savunmayı öğrendi. İki cins var diyorlar şimdi, birbirinden farklı, ama haklarda ve ödevlerde birbirine eşit iki cins. Ancak ileriye baktığımızda anlıyoruz ki, kadınların yürüyeceği uzun bir yol var. Kuzey ve Güney zıtlığı sürüyor ve piyasanın diktatörlüğü yıkılmamış.

- Tarih her zaman öğreticidir, diyorsunuz.

- Israrla: 'Daha insanca bir dünya mümkün'; yeni bir ekonomi, yeni bir yurttaşlık ve yeni ufuklar; daha da önemlisi, 'yeni bir hümanizma' bekliyor ileride. O beklentinin içinde, enternasyonalizmi yeniden kurmak da var.

- Bütün umut, dünyanın değişmesinde...

- Daha doğrusu, dünyayı değiştirmekte: 'Bugünün sefaletinden 'mümkün/ zenginlikleri'ne götürecek bizzat insanlar değil mi?

- Yirmi birinci yüzyılda, umutlarımızı bağladığımız temel ilke ve kurumlar sizce hangileri?

- İki temel ilke ve kurum olarak, 'laiklik' ve 'demokrasi' üstünde ısrarlıyım. Bir başka ilke 'Avrupa ile bütünleşme'dir. Avrupa kapılarında bekleşiyoruz: 'Aday' durumundayız. Kılığımıza ve kıyafetimize biraz çekidüzen verirsek, 'tam üye' olarak içeri alınabiliriz. Her şey, karşımızdakilere bağlı olduğu kadar, bize de bağlı. Hedefte bir kayma, bizi maceralara götürür: AKP'nin bir dinci, bir İslamcı olduğunu unutmayalım; 'Bir dakika'nın arkasından, Arap-Türk muhabbeti gelmedi mi? Bu, daha uzaklara da savrulabilir. Aydınlar, gönüllü örgütleniş ve gençlik konusu da önemli. Yeni bir yüzyılda, aklın, bilimin, özgürlüğün, demokrasinin nimetleriyle donatılıp yolu açılacak bir Türkiye, dünya ulusları arasında kendine özgü kimliği ve bağımsızlığı ile -vaktiyle tuttuğu yeri- yeniden elde edebilir. Bu yolu ona açacak olanlar da, gerçekten ilerici, demokrat ve aydınlık güçler. O güçlerin de hiçbir zaman soyu tükenmedi yurdumuzda ve tükenmeyecek. Gençlik de onlar arasında...

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?/ Server Tanilli/ Cumhuriyet Kitapları/ 456s.



Yazı kanında var!

Altı yılda 200'ü aşkın söyleşi, yüzlerce kitap ve yazar... Yazı ile içli dışlı olacağı, bu yola baş koyacağı daha ilkokulda dergi çıkardığı günlerden belliydi aslında. Yazı kanında vardı bir kere. Büyükbabası, amcası da yazıyla birebir ilgili insanlardı. Gülen gözleriyle, hoşsohbetiyle insanları konuşturmaya devam eden bu kişiyi özellikle siz Cumhuriyet Kitap okurları yakından tanıyorsunuz; Erdem Öztop.

Gamze AKDEMİR


Evet, Erdem Öztop'un Cumhuriyet Kitap'ta yayımlanan çalışmalarından bir seçki niteliğindeki ilk kitabı 'Kalemler Konuşunca' sözün konusu. Erdem ile 5 yılı aşkın bir dostluğumuz var. Kitap Ekimizin editörü Turhan Günay'ın başının iki tatlı belasıyız diyebilirim. Söyleşiler konusunda bize olan güvenini hep diri tutmuştur sağolsun Turhan Ağabey. Biz de onun bu güveninden cesaretle Erdem'in deyişiyle 'bir dünya' söyleşiyi dur duraksız yığmışızdır başına. Arada kafa kafaya geldiğimiz de olmuştur Erdem'le... Nasıl mı? Mesela aynı söyleşileri ikimiz birden mi yapmamışızdır ya da birimizin yapmayı çok istediği bir söyleşiyi diğerimiz mi bilmeden yapmıştır, aynı yazarla söyleşi için aynı mekânda mı karşılaşmamışızdır... Daha neler neler... Tatlı anılardır hepsi de. 'Kalemler Konuşunca' ilk kitabı Erdem'in. Edebiyattan araştırmaya, incelemeden eleştiriye ve anıya kadar pek çok kitap üzerine, yazar ve sanatçılarla yaptığı söyleşilerden oluşan kitabı için bakın önsözüne de imzasını atan Turhan Ağabey neler diyor: 'Yazarlarımızın yapıtları üzerine görüşleri, edebiyata bakışları, yaklaşımları bu söyleşilerde dile getiriliyor. İlk ağızdan kaynak olma niteliği taşıyan bu kitap, okurlar ve araştırmacılar için temel bir kaynak olacaktır.' Erdem Öztop ile 'Kalemler Konuşunca'nın arka planını ta çocukluğundan, aydın aile yaşamından başlayarak konuştuk. Kimi ciddi, kimi gırgır şamata söyleştik. Bütün kalıpları yerle bir ederek' Meydan bizim diyerek' Birazdan okuyacağınız 'Söyleşi yapanın söyleşi yapanla söyleşi yapması'dır. Bu tekerlemeye can veren Erdem ile baş koyduğumuz yoldur.

- Naber Erdem?

- İyiyim teşekkürler. Sen?

- İyidir sağol... Şimdi bu söyleşiyi okuyan kimileri dostlar birbirini ağırladı diyebilir...

- Desinler ne yapalım?

- Kim demiş söyleşiler yapan biri, söyleşiler yapan bir başkasıyla söyleşi yapamaz diye zaten. Tekerleme gibi oldu (...) (gülüyoruz)

- Ya ne diyeceğim ben şimdi?

- Sen sorarken iyi değil mi? (gülüyoruz)

- Klasik mi başlasak konuşmaya...

- Danışıklı dövüş yani...

- Yok öyle değil de ne bileyim? (gülüyoruz)

- Şaka, şaka.. Peki klasik olsun. Söyleşi nasıl başladı ilk?

- Feridun Andaç'ın yönlendirmesiyle oldu. Ankara'da üniversitede öğrenciyken Ankara Öykü Günlerini her yıl takip ediyordum. 2005'teki öykü günlerinde Andaç ile tanıştım. Tanışmamızın hemen ertesinde Vüsat O Bener'e gidiyormuş, sen de gel tanıştırayım dedi. Benim için büyük bir şanstı, büyük bir heyecandı. Gittim, ayrılırken Vüsat Bey bize söyleşiler yapsana dedi, o da o sırada Dünya Kitaplarını yönetiyordu. Ondan sonra ben ilk Erhan Bener ile öykü kitabı üzerine söyleşi yaptım. Ondan sonra söyleşilerin devamı geldi, beraber karar veriyorduk isimlere. İlk söyleşim yazılıydı, Emin Özdemir ile yaptığım söyleşi yüz yüze oldu, yine Feridun Andaç istedi.

- Nasıl bir histi?

- Çok heyecanlıydım, bir dil ustasıyla söyleşi yapmak.

- Hadi bu soru en çok öğrencilere gitsin... Nasıl hazırlanırsın?

- Mümkün olduğunca tabi teknolojiyi kullanarak, internetten bir dünya arama yapmak zorundayız. Son dönem söyledikleri tabi bizim için önemli oluyor, onların üzerinden açılımlar yapmamız gerekiyor. Tüm kitaplarını okuyorum, inceliyorum yazarların. Hepsinin sonunda notları ortaya koyarak, soruları çıkartıp yazara gidiyoruz ve tabii o sorularla da kalmıyoruz, konuştukça laf lafı açıyor, sıklıkla doğaçlama şekilde de sürdürüyoruz konuşmaları.

İLK SÖYLEŞİSİ FERİDUN ANDAÇ'TI

- 'Kalemler Konuşunca'da yer alan söyleşilerinde bir yelpaze söz konusu' Öncelikli alanın edebiyat peki sonraki alanların neler olarak sıralanmalı?

- Hatta okul bitmedi edebiyat yüzünden, kaydı sildirdim, İstanbul'a gelmek istiyordum, İstanbul bu işin merkeziydi. Sonraki alan tabii ki siyaset. İşte Mustafa Balbay söyleşisi var, çok çok önemliydi benim için. Sonra resim, müzik diye devam ediyor söyleşilerim' 'Kalemler Konuşunca'da bu anlamda Cumhuriyet Kitap'ta yayımlanan çalışmalarımdan bir seçki niteliğinde. Bir de seçkiyi hem eserin hem yazarın-sanatçının tanıtılmasına yardımcı olan soruların yer aldığı söyleşilerden oluşturmaya çalıştım.

- İlk yazın ne zaman yayımlandı?

- 2002 yılında Ahmet Altan'ın 'Kristal Denizaltı' adlı deneme kitabı üzerine Cumhuriyet Kitap'ta Kısa Kısa da yayımlanan yazıydı. İlk söyleşi de Hürriyet Gösteri'de yayımlandı, Feridun Andaç söyleşimdi. Cumhuriyet Kitap'taki ilk söyleşim de Zeynep Altıok ile babasını anlatan kitabı üzerineydi.

AYDIN BİR AİLE

- Yazı, söyleşi kanında da var, ben bunu biliyorum. Okurlar da bilsin, anlatır mısın, büyükbaban ve amcan özelinde edebiyatla, yazı ile bu sıkı ilişkiyi.

- Büyükbabam 1913'te doğmuş, Atatürk hayranı, Cumhuriyet'in kurulduğu günden bu yana Cumhuriyet Gazetesi'ni takip eden, müthiş aydınlanmacı bir bireydi. Sürekli kitap okurdu, bizi dil öğrenmeye özellikle İngilizce öğretmeye teşvik ederdi. Büyükbabam Türkiye'de birinci gelen 10 bin kitap okumuş, beş bin kitap okumuş şeklinde konuşmalarla bizi kitap okumaya motive ederdi.

Hatta kimi zaman yeter performans gösteremediğimizi düşündüğünde hiç değilse saz çalmayı öğrenin derdi. Saz çalmayı öğrenemedik tabii. Şimdi keşke hayatta olsaydı da bu kitabı görebilseydi. Amcam Şener Öztop da bu ortamda yetişmişti. Amcam, Ömer Bedrettin Uşaklı biyografisini yazarken Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları'ndan çıkan, benim kitapla olan ilgimi gördükçe çağırırdı yanına, nüshalarını verirdi, oku bakalım derdi. Ben okurdum, o daktiloya geçerdi, kitap çıkınca da bana bu kitapta senin emeğin çok geçti diye teşekkür etmesini unutamam. Çok mutlu olmuştum. Sonra Cumhuriyet Kitap'a söyleşiler gönderirdi, bakardım her çıktığında bir heyecan, bir tutku tabii taşradan bu işleri yapmak çok da zor. Sonra bana gösterirdi, yazdıklarını göndermeden okuturdu bana. Sanırım kanımda da vardı yazı dediğin gibi. Sonra bir gün ben de odaya kapandım ben de yazayım bakalım yapabilecek miyim diye denemeye başladım. Bunu kimseye söylemedim, amcamın da haberi yoktu. Tabi 1.5 ay sonra çıkınca çok mutlu olduk.

- Peki çocukluğundan itibaren yazı çizi nasıl gösterdi kendini?

- İlkokuldayken 'Olacak O Kadar'dan etkilenerek 'Bizden Bu Kadar' adlı bir çocuk dergisi çıkarırdım. Hâlâ da durur.

- Aaa süper...

- Babam idareciydi, daktilo kursları vardı, dersleri olmadığı zaman giderdim, daktiloda yazardım, karbon kâğıtları koyarak da çoğaltırdım. Önce yarım sayfa reklamını hazırlardım ve bütün mahalleye dağıtırdım. Sonra dergiyi hazırlardım, özel poşetlere koyup içine de çikletler atar ve dağıtırdım. Promosyon da yaptım yani..

- İlgi nasıldı?

- Artık dergimin içeriğinden mi yoksa promosyondan mı tam bilemiyorum ama iyi ilgi görmüştü.

- Hepsinin yeri ayrıdır ama hani en faydalı söyleşin diye sorayım hangisiydi?

- Edebiyat içinde Adnan Binyazar, diğer alanlarda da Mustafa Balbay'dır özellikle. İkisi de benim için çok önemli, tanışmak, konuşmak istediğim başlıca isimlerdi. Ayaklarım titreye titreye gitmişimdir onlara ama inanılmaz bir yakınlıkla karşıladılar beni. Abi-kardeş muhabbeti şeklinde gelişti söyleşilerimiz. Mustafa Balbay'ın iş disiplini, ataklığı ve disiplini tam bir örnekti. Adnan Binyazar'ın da dile olan titizliğinden çok etkilendim. Onu zaman zaman arar, söyleşilerde bazı takıldığım yerleri söylerim, danışırım. Beni de bazen uyarır mesela şu kelime yerine şunu kullansan diye önerilerde bulunur, mutlu olurum.

- Toplam kaç söyleşi yaptın?

- 200'ü geçti.

- Yeni bir kitap hazırlığın var mı?

- Önemli bir emekli yargı adamıyla ilgili nehir söyleşi tasarısı var.

- İsmini söylemesek de bence herkes tahmin etti..

- Olsun gene de şimdilik ismini vermeyelim.

- Peki, nasıl tepkiler geldi 'Kalemler Konuşunca'ya?

- Bu çevreden tanıdıklarım, söyleşi yaptığım kişiler ve çeşitli okurlar bu söyleşileri toplu olarak okumak istediklerine ilişkin görüşlerini dile getiriyorlardı sık sık. Sonra özellikle Marmara Üniversitesi'nde söyleşilerimi takip eden öğrenciler vardı aynı beklentiyi dile getiren. Umarım iyi bir örnek bulabilmişimdir. Son dönemde sadece söyleşi için değil gazetecilik adına da bir kirlilik, niteliksizlik bir dünya. Tabi üniversitelerdeki eğitimden de kaynaklanıyor bu, dolayısıyla iyi bir örnek olabilirsem mutlu olurum. Her alanda, her türde iyi örnekler azalıyor.

'SÖYLEŞİ ÇOK NANKÖR AMA'

- Söyleşi nankör değil mi?

- Çok nankör, beklemek gerekiyor ve birikim gerekiyor.

- Yaygın bir kanıyla çarpışıyoruz bir de söyleşi kitapları konusunda, bilirsin işte şiir değil, öykü değil, roman değil diye düşünüp konuş babam konuşmaca diyenler gibi'

- Evet, ana işlevi ve koyulan onca emek göz ardı ediliyor. Bir yazarın ön çalışması adına bile önemli olanaklar sunuyor bir kere. O kişinin sanatsal ve bireysel referansı bu söyleşiler. Yazar size birebir söylüyor, konuşuyor, herkes gidip ona sormak olanağına sahip olamayacağına göre bu kitaplar ilk elden bir kaynak oluyor.

- Kimi yazarların kafalarında belli bir metin vardır ve iyi hazırlanmak babından mı demeli o metni dile getirmeye azmederler söyleşi sırasında.. Söyleşiyi yapan için sıkıntılı bir durumdur, söyleşi doğallaşamaz çünkü' Yaşamışsındır bunu..

- Yaşamam mı! Yalnız ben buna bir şey daha eklemek istiyorum, söyleşi yapanlar içinde bunu ısrarla tercih edenler de var bir de. Ama insan zaman içinde bununla başa çıkmayı öğreniyor, hem söyleşi yapanı, hem de söyleşi vereni sıkmayan, üzmeyen bir yol yordam kazanılıyor.

- Bir örnek mesela'

- En son Hıfzı Topuz ile bir söyleşi yaptım. Daha önce de söyleşiler yaptığım için artık rahat hareket edebiliyorum yanında. Oturduk, ya bir dünya aynı lafları ettim söyleşilerde şimdi ne söyleyeceğim sana dedi. Ben de merak etmeyin benim de bazı klasik sorularım olacak dedim. Sonra makineyi bıraktım ve bu kez sondan başladım söyleşiye. Kapattığımda 1.5 saat olmuştu, o da şaşırmıştı aa bitti mi diye sordu. Öyle keyifli ve dolu 1.5 saat olmuştu. Ve bambaşka şeyler de çıkartabilmiştik söyleşiden.

- Hadi ben de en klasik soruyu sorayım şimdi? Bunca söyleşi yaptın, en unutamadığın söyleşi hangisiydi, başına gelen acı ya da mutlu bir olay olabilir...

- Aradan uzun zaman geçti, Füruzan Hanım aramızda kalsın diyordu ama uzun zaman geçti sanırım bir şey demez. 'Parasız Yatılı' için söyleşi yapacaktık, yeri kararlaştırdık. Kararlaştırdığımız yer bir gruba aitti, bu grubun bir alışveriş merkezi ayrıca bir de oteli vardı. Yanlış anlaşma sonucu Füruzan hanım aynı adlı grubun oteline, ben ise alışveriş merkezine gidince bulaşamadık.

Cebi arıyorum kapalı, evini arıyorum ulaşamadım. Merak ettim bir şey mi oldu acaba diye, yaklaşık 2 saat sonra beni aradı, hiddetle neredesin seni arıyorum dedi, ben de sizi arıyorum, burada bekliyordum dedim. Sonunda anladık ki farklı yerlerde beklemişiz. Birçok anı tabi.

Mesela en son Oya Baydar'ın evine gittim söyleşiye, antika tabaklarını devirdim, kırıldı. Sağolsun Oya Hanım çok anlayışlıydı. Üzücü bir anım, Yaman Koray söyleşim vardı. Ölümü çok ani oldu. Son söyleşiyi yapmıştık ama yazılı yapmak zorunda kalmıştık. Beni davet etmişti Marmaris'e, gel beni seni alırım Marmaris'ten tekneyle demişti. Sonra elektrik çarpmasından öldü, daha önce kanser olmuştu ondan ölmedi elektrik çarpmasından öldü.

Vüsat O Bener de benim çok önemli, çok anısaldır. Eskişehir'de sınavlara çalışıyorum. Erhan Bener dosyası için Vüsat O Bener ile söyleşi yapıyordum. Sonra döndüm, sınavlara hazırlanıyorum derken Vüsat Bey rahatsızlandı. Ben Yıldız Ecevit'in Oğuz Atay biyografisini gece okuyorum, tam Oğuz Atay ile Vüsat O Bener ilişkisini anlatan bölüme geldiğimde Yiğit Bener'den telefonuma mesaj geldi, amcamı kaybettik diye. Çok üzücü bir andı tabi.

'ARTIK YAZAR BULMAKTA ZORLANIYORUZ'

- Hele son birkaç yılda ne kadar ustayı daha yitirdik... Düşününce şanslıyız onları tanıdık, onlarla konuştuk değil mi Erdem? Bir de böyle bir şey var...

- Çok, çok şanslıyız, iyi ki bu büyük insanlar varmış ve keşke sayıları azalmasa.

- Ve edebiyat da kötüye gidiyor yani sürpriz değil...

- Maalesef. Artık yazar bulmakta zorlanıyoruz. Hasan Bülent de yeni kitabında edebiyat öldü diyor. Türk edebiyatı artık tarih sahnesinden siliniyor. Bizde artık dil diye bir şey kalmadı, konuşma diliyle romanlar yazılıyor. Çok satan olmak marifet sayılıyor, iyi olup da çok satmak nadir bir şey olmuş.

- Gerçekçi olmakla birlikte gene de o kadar kötümser olmamalıyız ne dersin? Mesela akşam eve gidip söyleşi çözeceğim, yazılar da sırada...

- Ben de. Bu aralar uyku haram... Geciktirmek olmaz tabi de bazen yetişemiyor insan. Ama...

- O ama bu işin tadı tuzu değil mi? Allah'tan var yine de iyi yazarlar sayısı azalsa da'

- Öyle abla.

- Ya Erdem ne yaptın, ne ablası, tam da söyleşinin sonunda...

- Pardon abla!

- Hâlâ abla diyorsun (gülüyoruz)...

- Ne diyeyim?

- Bana bak!... (gülüyoruz)

- Ama hep öyle seslendim sana...

- Bir daha kalemleri konuşturabilmek istemiyorsun anlaşılan

- Peki, öyle olsun. (...) Gamze...

- (...)

- Olmadı sanki değil mi?

- Haklısın olmadı...

- Yani...

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Kalemler Konuşunca/ Erdem Öztop/ Cumhuriyet Kitapları/ 307 s.



Kiev'de Aşk

'Yazmak, içimdeki kırılmanın kendini onarma çabasıdır' diyen Alper Akçam'ın Yunus Nadi Ödüllü Kiev'de Aşk adlı öykü kitabı, kalbinin ayrıntılarda attığı, cerrah titizliğinde tekniğin ve doruğunda duygunun birleştiği on bir öyküden oluşuyor.

Fahime ÖZDEMİR


Kiev'de Aşk'ta Gala adlı kadında cisimlenen aşk var. Karanlık Kiev sokaklarında, metro istasyonunda kararsız bir gölge gibi dolaşırken fondaki gecenin rengi sizi de içine alıveriyor. Adam belki de çok kalabalık olduğundan adı yok. Kadın Gala! Ne yalan söylemeli kadim aşk masallarında bile ürkekçe kıyısında dolanılmasına rağmen, tenin tutkusu değil midir asıl olan aşkta?

YABANCI BİR ÜLKEDE

Beş altı metre mesafede, biri karanlık diğeri ışıklı karşılıklı iki pencerenin camında, ışıklı camdan karanlık camın aynasına dalgın bakan adamın öteki midir gerçekte izlediği. Pencerenin bir sönen bir aydınlanan ışığıyla, bir var olan bir yok olan iki adam, iç içe geçmiş adamlar bize Ingmar Bergman'n görüntülerinin bir sahnesinde hatta içindeymişiz hissini veriyor. Yabancı bir ülkede, türünün omuzlarına yüklediği çoğalan ağırlıklarla kendi içinin kuyusuna bir inen bir çıkan isimsiz adam, kendi açmazını 'Ah tüm öykümü kırıp geçirdi bu adam! Bana ihanet etti!' cümlesiyle okuyucuya aktarır. Kurgusunu izlemek için kenara çekilen, izlerken 'ben'i mercek altına alan yargılayan öykücü 'ben'; 'Doğulu erkek kadını ödüllendirmezse yarım kalmaz mı doyumu? Seçen, belirleyen, yöneten ve ödüllendirendir o' 'bilgisiyle' yola çıkarken 'Hiç böyle sevişmemiş olacaktı Gala. Hiç böyle sevilmemiş. Alışkın olduğu, görevi onu tatmin etmek olan birisinin edilgenliği yerine dünya hazlarının ufkunu yırtan coşkunla sarılacaktın çekingenliğine' cümlesiyle tuz buz etmektedir 'ben'i. Serçe sesleriyle zaman sabaha evrilmeden öykücünün tüm yorgunluğuna karşın yaşam Gala'nın güzel günahsız yüzünde cisimlenir yeniden; Merhaba hâlâ yatmadın mı sen?/ Hayır Gala öykü yazıyorum/ Kahramanı kim öykünün/ Sensin Gala.

'Anlattı... Kimdi? Bilemedi. Bir gölge... Birden çok gölge... Anlatan birdir. Öbür gölgeler dinleyendir. Başlar iner kalkar...' diyerek masal içinde masal anlatıyor uzaktaki 'bizim' köyümüzden. Biz dinliyoruz. 'Anlattı. Eski zamanmış... Yine bir gece... Belki başka bir gece... Geceler hep masal, hep hikâye'. Biz dinliyoruz. Jandarmanın süngüsüne vuran ayışığı anımsamasıyla öfke, daha çok da özlemlerimizin saklandığı kayıp zamanlara selam yolluyor bu öyküsünde. Öykülerin içinden seçme yapmak çok zor, ancak benim içime en çok dokunanların başında geliyor Gültan'ın öyküsü. Köylünün nabzını tutmayı iyi bilen usta işi kurgusuyla kahramanlarının ruhunu ince bir sigara dumanı kıvrılışıyla dolanan ve bizi onlara kenetleyen bir öykü.

Masalsı anlatımına rağmen öykü kişileri yaşamın herhangi bir alanında her an karşımıza çıkabilecek kadar sahici. 'Cezaevi Aşçısı' ve 'Yazılamamış Şiir' de böyle öyküler. Çevremizde cereyan eden ama kendi sıradan dertlerimizle fazlaca ilgili olduğumuz günlük yaşam ritüeli içinde asla fark etmediğimiz, değmeden yanından geçtiğimiz, anlık davranış biçimlerinin 'tabağa yemek koyan kepçenin' derin bir bakışla gözlemlenmesi sonucu ritüelin ardındaki yaşamların farkına varmamız için bizi sarsan iki öykü.

'Zaten insanın içinde kalan o yarım aydınlıklar olmasa, insan boğulmaz mıydı düş kırıklıklarında' diyor 'Gelmeyin Üstüme'nin kahramanı Şermin. Her şeyin dayanışma ve aşkın, küçük burjuva züppeliği olduğu kayıp yıllarımıza kadın cephesinden bakıldığında, istisnalar hariç, benzer bakış açılarıyla üzerine çift kat çekilmiş acıtılmaların taraflarına ironik bir selam. Eminim aynı kuşaktan her kadının kendisine has buruk tebessümüyle anımsayacağı anların çağrışımıyla bizi öyküye bağlıyor. Düğüm atıyor, hatta bir de güzel fiyonk atıyor denilebilir. Bunun üzerine Şermin'in İsmet'e yazdığı şiiri buraya almadan edemeyeceğim: 'Dün gece yağmur yağmış/ perdeleri sıkı sıkıya kapalı/ kapkara trenler geçerken içimden (...)/ Ölü bir kuşun kanadından düştü selamın/ bir sapan lastiğinde taş yüreğim/ ağladım içimdeki tutsaklığına/ açtım dünyanın tüm pencerelerini/ güle güle sevgilim!'

OLDUĞU GİBİ, CANLI KAHRAMANLAR

Pazar günü çoluk çocuk arabaya doluşan 'piknikçi' ya da 'kara donlarıyla boğaz sahillerinde görüntü kirliliği yaratan' Muharremlerin en hakiki yaşamına sokuyor bizi. 'Bugün Günlerden Pazar'da. 'Kuş soyundan otomobiller'e binen, kıymetli Pazar gününü ailesiyle şöyle şehir dışında geçirecek olan, erkekliğinin simgesi biricik oğlu kucağında, oğlanın çikolata lekeli elleri direksiyondadır. Yazar, Muharrem'in bütün muradını bu bir cümlede anlatıyor. Yüceltmeden, küçültmeden, analize girişmeden sade bir anlatımla yaşamımıza daha bir yerleştiriyor, bizi onları yeniden düşünmeye yöneltiyor. Öylesine canlılar ki. Olduğu gibiler hepsi, tüm kahramanlar.

'Bir zamanlar yıkmaya çalıştığın sistem yıkılmamak için sana yaslanmış' diyen cerrahın sistem karşısında bırakıldığı çaresizliğe isyan edişinin öyküsü Buğulu Gözler. Hastayla karşı karşıya getirilen doktor, bir an önce derdine deva bulunmasını bekleyen ve görünenin ötesini sorgulamayan hasta. Doktorla karşı karşıya konan hasım hasta; yöneten sınıfların daha sorunsuz sömürebilmesi için karşı karşıya getirilen insanlara, sorgulamamaları için ne gerekiyorsa yapılan çarpıtılmış eğitim ucubelerine resmi geçit yaptırır yazar öyküde sessizce.

Basında üçüncü sayfa haberi geçen iş kazasında parçalanmış iç organlarıyla işçi, acil ameliyata alınırken, hay Allah anestezi teknisyeni nerede kaldı? diyoruz panik içinde. Sıcak serum dökün göğsüne hemşiranım sık balonu! Evet evet bravo hemşiranım! diyoruz. Ameliyathanede bu mucizevi ameliyatı gerçekleştiren doktorun bir çeşit cezalandırma yeri olan, iş kazası bol işçi kentinin, olanakları az bu devlet hastanesine tayin edilme öyküsünü de bilinç ak'ş' tekniğiyle öğreniyoruz.

İçimizde kabaran isyan duygusunu nihayet dilini sivriltip küstah başhekime dersini verirken bir ohh çekiyoruz 317 numaralı özel odaya gitmeden önce.

'Maviye' öyküsünde, mavi metaforuyla, kabaran denizin dalgalarıyla gelen anılardır 'maviden vurgun yemiş bir kıyı kasabalısının' giden mavi gözlü sevgiliyle birlikte giden yıllarına duyulan derin özlem, yazlıkçılar tarafından yapılan doğa katliamına bağlanmakta kahramanın çektiği acı ile birbirinin içinden geçerek. Kesilen ağacın gözyaşlarını, inceden sızlayan yaralarını kim daha iyi anlayabilir giden sevgilinin ardında kalandan başka? 'Canım yanıyor mavişimden çok ayrıyım.'

Değişen, yozlaşan yaşam biçimleridir, modernleşme beyaz plastik panjurlu betonların arasından çıkan bir dal yeşile tahammülsüzlükte kendini gösterir çoğu kez. Bir dal ve tek tük kalmış yeşil. Tıpkı bitkinin, taşın toprağın dilini anlayan tek tük kalmış bir Dersu Uzala gibidir son dağlı. Artık geri gelmeyecek zamanlar gibi geri gelmeyecek oluşunun kanıtıdır boş balkonda sallanan 'Satılık' yazısı.

Öykülerin hemen hepsinde kendini duyuran doğanın sesiyle birlikte, içinden büyüleyici imgeleriyle masal ve şiir damlayan bir öykü son balık. Asla didaktik olmadan o şiirsel anlatımın sizi somut yaşamlara götürdüğü bir öykü. Orada, berrak suların sızdığı yamaçlarda, olmak istediğiniz nergisler ve papatyalar arasında başlayan, içinden geçip bir daha dönemeyeceğiniz masumiyet çağlarınız kadar eşsiz yolculuğunuz 'Yolcu ve pembe bir öpücük gibi el sallardı akşam güneşi. Birden kararırdı hava' ya da 'Bir de çoban ateşleri dağların elinde kırmız mendil.'dizeleriyle sürerken 'Balık, balık var suyun içinde' müjdesiyle sona erer ve girer herkes kendi çocukluğunun masalına.

Ne var ki balığın soyundan gelenler masalın bittiğini bile isteye kabul etmeyebilir. Hiçbir şey ikna edici olamaz bu konuda. Belki de bakmaktan başka altın tozlu aynalara'

Kiev'de Aşk/ Alper Akçam/ Cumhuriyet Kitapları/ 126 s.



'Demokrasinin geleceğini kaybedebiliriz'

Türkiye'de demokrasi ne zaman nasıl gündeme girdi? Günümüzde demokrasi nasıl havada kalıyor? Son günlerdeki yeni anayasa girişiminin altında neler var? AKP'nin, üyelerinin seçilme biçimini değiştirerek ve sayılarını arttırarak, Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirme, öte yandan siyasal partilerinin kapatılmasını 'teröre bulaşması' ile sınırlayarak 'laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği' tehlikesini aşma planlarında son durum... 'Bütün bunlarda görülen, AKP'nin geleceğini kurtarmaktır, çağdaş ve demokratik bir parti olmak gibi bir amacı yoktur!'un açılımları' Tanilli ile Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz? adlı kitabını konuştuk.

Gamze AKDEMİR


-Sizin 1980'lerin sonlarına doğru yayımlanan ve ondan sonra da velveleli bir mücadele yaşamı olan Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz? adlı eseriniz, şimdi de Cumhuriyet Kitapları Yayınları'nda. Ve önemli saptamaları var. İlk sorumuz da şu: Türkiye'de demokrasi ne zaman nasıl gündeme girmiştir?

- Cumhuriyet tarihimizde iki dönemi birbirinden ayırmalı... 1923 Devrimi'ni yapanların emperyalizme karşı yaptıkları ve kazandıkları büyük mücadelenin ardından, üç ilke gündeme girer: Kemalistler, 'bağımsızlığı' en önde bir değer olarak kabul ettikten sonra, dinle devleti birbirinden ayırarak 'laikliği' ilan eder ve onların aydınlığında, bağımsız bir ülkede 'çağdaş bir toplum yaratma'ya koyulurlar. Bunlar birer 'devrim'dir ve başarırlar.Çağdaş Türkiye, bu yönleriyle, İslam dünyasında tekti ve bugün de öyledir. Başta bağımsız bir muhalefeti, fikir özgürlüğü ve serbest seçimleriyle demokrasi, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra gündeme girer ve 1950 seçimleriyle iktidara geçer. Bu iki dönemi birbirinden ayırmalı!

- Özellikle laikliğin önemi ortaya çıkıyor...

- Kesinlikle! Bağımsız olmayan, özellikle laikliğin yerleşmediği bir ülkede seçimler ve giderek demokrasi havada kalır.

OTORİTER REJİM, UYDURUK ANAYASA!

- 1950'lerden başlayarak, iktidarlar, bu değerlere saygılı olmadılar yazık ki...

- Kesinlikle! 14 Mayıs 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti, ilk günlerinden başlayarak bir 'karşıdevrim kudurganlığı' içinde, 'millete mal olmuş/olmamış devrimler' diye ilan eder; dış politikada emperyalizme yamaklık eder ve ekonomide de ona bağlanır; çağdaş birer eğitim kuruluşları olarak Halkevleri'ni ve Köy Enstitüleri'ni, feodal güçlerin baskısıyla kapatır. Seçimler de, istendiğinde odunun milletvekili yapılacağı mekanizmadır. Bir tarihte, anayasayı da çiğner ve yıkılır...

- 27 Mayıs Devrimi, bu yozlaşmaya bir nokta koymak ister...

- Özellikle 1962 Anayasası'yla dev bir katkı da yapar demokrasiye... Ne var ki, yozlaşma yeniden uç verir: 'Bu anayasayla ülke yönetilemez' denir; TİP kapatılır; faşist-solcu çatışması alevlenir ve çok geçmeden bir kaos yaratılır ülkede...

- Bu kaosun sonu faşizm olur...

- Gerçekten, 12 Eylül 1980'de düpedüz faşizm iktidara gelir. Programı da gecikmeden belli olur: 'Sol'u ezmek ve yolları 'sağ'a, özellikle 'Türk-İslam Sentezi'ne açmak; Atatürkçü kurumları iğdiş ederken, eğitimi de soysuzlaştırmak...

- Bir otoriter rejime, uyduruk bir anayasa da gerekir...

- Gerçekten, böyle bir anayasa yapılır: '1982 Anayasası' denen metnin bir kışla talimnamesinden farkı da yoktur. Gelecek, 1923 Devrimi'nin bağımsız, laik ve çağdaş bir toplum ideolojisine karşı, emperyalizme uşaklık, dinci-İslamcı bir renkle boyanmış çağ dışı bir küfleniş yürürlüğe girer.

- Yürüyüş, AKP'yi de haber vermektedir...

- Kesinlikle! 'Türk-İslam Sentezi'nin önünü açar, kadrolaşmasını ve partileşmesini sağlar. 70'li yıllara kadar, dinci-İslamcı ideoloji ve kesimler, partileşme yerine, başka partilerin kanadı altında barınırlar. 70'li yıllarda da, bağımsız partilerini kurarlar: Arka arkaya Millî Selamet Partisi kurulur, kapatılır; Refah Partisi yaratılır, kapatılır, Saadet Partisi ortaya çıkar. Refah Partisi kapatıldığında, ondan bir kopuş gerçekleştir, Adalet ve Kalkınma Partisi, arkasına ABD'yi de alarak, 2 Kasım 2002'de iktidara gelir.

AKP'NİN DÜŞMANLIĞI'

- AKP'nin düşmanlığı sadece laiklikle sınırlı değildir...

- Hayır! Laikliğin yanı sıra, 1923 Devrimi'nin bütün kavramları ve değerlerine de düşmandır. Müslüman Kardeşler denen güruhun diliyle konuşur: 'Benim valim', 'Benim vekilim' der; 'Ulema'ya atıfta bulunurken, Kuran ayetlerini paralarken başka bir sistemde görür kendini; sultan, padişah diye vehmeder. Başka bir hukukun içindedir, onun kavramlarını izler; sosyal devlet değildir devleti, 'sadaka' verir muhtaçlara...

- Tabii, türban, Kuran kursları, imam hatipler, gündemdedir...

- Onlara, hızlı bir kadrolaşmayı da ekleyiniz...

- Çok geçmeden, bir de yeni bir anayasa aşkı eklenir...

- Öyle! AKP, kendi geleceğini sağlamak için, yeni bir anayasa fikrine de el atar. Bir gerekçesi de şudur: 1982 Anayasası, bir askeri diktatörlüğün ürünü olduğu için, onu atıp çağdaş ve demokratik yeni bir anayasa yapmak ister.Aslında herkes, 12 Eylül rejiminin ürünü olan anayasanın değiştirilmesi için hemfikirdir. AKP ise, çağdaş, özgürlükçü bir anayasa hazırlamak amacında değil; parlamentodaki çoğunluğuna tutunup kendine uyan, geleceğini garanti edecek bir metni anayasa adına ortaya koymaktadır. Nitekim iki yıl önce, yeni bir anayasa girişimi sonuç vermedi; çünkü türban davasına kurban edildi.

- Son günlerdeki yeni bir girişimin altında ne var?

- Şu: Üyelerinin seçilme biçimini değiştirerek ve sayılarını arttırarak, Anayasa Mahkemesi'ni ele geçirmek amaç. Öte yandan, siyasal partilerinin kapatılmasını, 'teröre bulaşması' ile sınırlıyor; böylece 'laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği' tehlikesi aşılıyor. Bütün bunlarda görülen, AKP'nin geleceğini kurtarmaktır, çağdaş ve demokratik bir parti olmak gibi bir amacı yok!

NASIL BİR MUHALEFET?

- İktidarda, AKP, yani böyle bir parti olduğuna göre, öyle görünüyor ki hele hele yargıya yüklemek istediği saptırmalara bakarak, ondan gelecekte demokrasi adına bir şeyler ummak beyhudedir. Öyle olunca, beklediğimiz, artık muhalefetten değil mi? Öyle olunca da, Türkiye'de 'nasıl bir muhalefet' olmalı?

- Günümüzde, parlamentoda muhalefet, başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Demokratik Toplum Partisi (DTP) ve küçük birkaç partiden oluşuyor. Parlamentoya yansımada olmasa da, 29 Mart yerel seçimlerindeki sonuçlar önemlidir: CHP'deki birkaç puanlık bir gelişmeye karşılık, o seçimlerde atılım, MHP ile DTP'de oldu. AKP'nin ise, yüzde 47'lik oy gücü, yerel seçimlerde yüzde 38.87 düşmüştür ki önemlidir.

- CHP'nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- CHP, ta 1950'lerden başlayarak, başarılı ve ezici bir muhalefetin örneğini vermiştir. Bu örnek, AKP iktidarı yıllarında ise daha da çarpıcıdır: AKP'nin çoğunluğuna dayanıp anayasaya aykırı olarak çıkardığı yasalara karşı Anayasa Mahkemesi önünde verdiği sınavı zikretmeliyiz. Partinin, parlamentodaki etkinliğini de hatırlatmalı... Öte yandan, 12 Eylül faşizminin, CHP'ye yaptığı çelmelerinin sonuçlarını da söylemeli: CHP, bu çelmelerle parçalandı ve sosyal demokrat parti, bütünlüğünü bugün de sağlamış değil: CHP, DSP ve SHP, bu parçaların adları. Bugün, her üçünün birleşip Sosyal Demokrat Parti'yi yaratmaları bir ödevdir; bu birleşme CHP'nin çatısı altında olursa, daha isabetli olur.

PARTİLER, UYANIN!

- Her üç parti arasında, sürükleyici olan da CHP' Ancak CHP'ye karşı da, önemli eleştiriler var...

- Gerçekten CHP: Bir, parti içi muhalefet; iki, program ve kitlelere verilecek mesaj; üç, parti liderinin durumu bakımından, büyük eleştirilerin konusudur. CHP'de, parti içi muhalefetin yokluğu söylenir; partinin ideolojisinde büyük savrulmalar yaşanmıştır ve hâlâ yerine oturmamıştır; CHP'de liderlik mücadelesi, bir yarış biçiminde değil, büyük bir çatışma, bir yok etme mücadelesi biçiminde geçiyor genellikle. Hepsinin kaynağında da Deniz Baykal görülüyor. CHP, bu sorunlardan hızla arındırılmalıdır...

- MHP'yi nasıl nitelemeli?

- MHP, parlamentomuzda muhalefetin ikinci büyük partisidir. Ülkemizde, 1960'larla başlayan ilerici ve devrimci gelişmelerin karşısında, sağcı, şoven ve tutucu çevrelerin temsilcisi olarak doğan MHP, bugün de o yolda yürüyor...

- DTP'ye eleştiriniz nedir?

- DTP'nin parlamentoya girmesi önemlidir ve orada hep olmalı. Ancak, Türkiye'nin bütününe seslenmemesi ve PKK karşısında da dik durmaması, beklenen rolünü etkiliyor.

- 'Güçlü bir sol alternatif' beklentisinde herkes görüş birliği içinde. Bunun hayata yansıması sizce nasıl olacak?

- Şimdilik, Sosyal Demokrat Parti'nin doğması, gelecek günlerin konusu olacak. Ancak Türkiye'de koşulların, böyle bir partiyi de aştığını görmek için, Bağımsız Cumhuriyet Partisi'nin programını okumak gerekecek...

- Sendikal harekette görülen ne?

- Şunu söyleyelim: AKP'nin bir yaptığı da, toplumu bölerken sendikal hareketi de bölmesidir. Ancak, işçi sınıf bunu aşacaktır. Özellikle DİSK'e, onun ünlü toplumsal 'Ayağa Kalkış Çağrısı'na kulak vermeli!

- Parlamento içinde ve dışında, demokratik oyunun önde gelen aktörleri, siyasal partiler. Onların sağlıklı bir yapı ve işleyiş içinde olmaları pek önemli. Öte yandan, hem toplumda çeşitli görüşlerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlayacak, hem de sağlam bir Meclis çoğunluğu yaratacak bir seçim sistemi yaşamsal. Bu konular sağlıklı mı?

- Bizde, her ikisi de hastalıklıdır. Gerçekçi bir Seçim Yasası ve demokratik bir Siyasal Partiler Yasası ortaya koymaktaki eksikliğimiz, çok şeyler kaybettirdi ve kaybettirecek.Gerçekten, siyasal partilerimiz, liderlerin mutlak egemenliği altında nefes alabilen, bir anlamda liderlerin 'padişahlık yetkileri' kullanabildikleri otokratik yapılar durumunda. Kimin nereden aday olacağına karar verme yetkisi, ilahi bir hakmış gibi tek bir kişiye, genel başkana aittir. Böylece adaylar, demokratik bir yarışmadan geçmeden, lider nezdinde taşıdıkları ağırlık ya da sadakatlerinin ödüllendirilmesi sonucu listeye giriyorlar. 1960'lı, 70'li yıllarda AP ve CHP gibi büyük partilerde aday listeleri -büyük ölçüde- bir 'ön seçim'le belirlenirdi. Türkiye, bugünkü haliyle 1970'lerin parti içi demokrasi anlayışının hâlâ gerisinde duruyor. Demokrasi ve siyasetin geleceği adına, kaygılandırıcı gözlemlerdir bunlar. Siyasal partiler ve seçim yasaları, buna bir çözüm getirmelidir.

DEMOKRASİYE BARAJ!

- Sorunlardan biri de, seçimlerdeki 'baraj engeli'

- Öyle! Barajın, -yüzde 10 gibi- hiçbir Batılı demokraside görülmeyecek denli yüksek tutulmasının biri açık, biri de gizli iki nedeni vardı: Açık gerekçe, parlamentoya küçük partilerin girişini engellemek, giderek koalisyon olasılığını azaltmaktı; gizli gerekçe ise, Kürt partisinin ve köktendinci küçük partilerin Meclis'e girmelerini önlemekti. Gizli gerekçenin artık geçerliği yok: Köktendinci küçük parti kalmadığı gibi, Kürtlerin -bağımsız ya da ittifaklarla- o çatının altına girmeleri durdurulamaz, nitekim durdurulamadı, hem böyle bir önlem gereksizdi de. Açık gerekçe ise, 3 Kasım seçimleriyle ters bir sonuç vermiş, koalisyonlardan kurtulalım derken, büyük bir seçmen kitlesi parlamentoda temsil edilemez duruma düşmüş; halkın iradesi tam anlamıyla Meclis'e yansıyamamıştır. Özetle, yüzde 10 barajı engeli, demokrasinin olgunlaşmasını engelliyor hâlâ...

- Son bir soru daha: Server Bey sizce Türkiye'de bir demokrasi var mı?

- Büyük bir kitle, demokrasi konusunda şöyle demekte duraksamayacaklar: 'Türkiye'de çağdaş anlamda bir demokrasi yoktur.' Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'nın ertesinde, hemen herkesin arzusuyla, bir demokrasi kurmaya başladı. Ne var ki çelmelere, hatta ihanetlere uğrayarak buralara geldik. Vardığımız noktada AKP iktidarı bulunuyor. Bize en çok zarara mal olan bu iktidardan -bir an önce- kurtulmak, başta gelen davamız olsa gerek: Demokrasinin geleceğine inanıyorsak, bu davayı kazanmalıyız; kaybedersek, demokrasinin geleceğini de kaybedeceğiz...

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz? / Server Tanilli / Cumhuriyet Kitapları / 276 s.



'Umut, insan ve isyan tükenmeyecek'

Yazar Erol Toy'un üç ciltten oluşan 'Bade Harab' dizisinin ilk cildi Obadan Ulusa-Geçmişin İzi Geleceğin Özü-Bade Harab I, Oğuz boylarının birleşerek bir imparatorluğa doğru yol almasını ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşunu anlatıyor. İlk ciltte, 960'ta Cend'de toplanan Oğuz kurultayının, Oğuz boylarını tek bir din çatısı altında birleştirmesi öyküleştiriliyor. Bade Harab dizisi gözden geçirdiği belgelerle, içinde bulunduğu ortamı karşılaştıran İbni Bibi'nin kendi kendisiyle hesaplaşmasıyla gelişiyor ve kurulacak imparatorluğa adını veren Selçuk Bey'in babası Kınık beyi Dokak'ın, Oğuz yabgusu Beygo'ya başkaldırısıyla devam ediyor. Yapıtı okurken o dönemde yaşananlarla Cumhuriyet tarihimiz arasındaki benzerlikler göze çarpıyor. Toy ile Obadan Ulusa-Geçmişin İzi Geleceğin Özü-Bade Harab I üzerine söyleştik.

Gamze AKDEMİR


- Oğuz Kurultayı dinleri inceliyor ve o dönem için etkisini dayatabileceği en zayıf egemenlik İslamiyet. Yetmiş bin oymak, kurultay kararıyla aynı anda Müslüman oluyor ve yolculuk başlıyor. Oryantalize ritüeller dünyasından materyalizme olumlu-olumsuz tüm imleriyle gelgit biçemde, şaşaalı bir izlekte masal gibi, deyiş gibi, mit gibi tarihten ibret kesitler. Divanlarda yuvarlak masa teatileri, tilki politikaları... Ulular, hanlar, kaanlar, kurultaylar... Halifesi, veziri, elçisi, bilgesi hani lafın binbir ebesi... Dicle'si, Fırat'ı, İrem Bağları, Ceyhun, Seyhun'u, Bağdat'ı... Tümüne yer yetmeyeceğine göre milatları sormalı en önce.

- Geçmişimizin bin yılında, benim görebildiğim dört büyük buluşma, üç de kırılma var. Bunların her biri ağır bunalımlara neden oluyor. Ama kendini yeniden üretebilen toplumun dinamiği o bunalımın ardından, yepyeni bir umudun güneşini yükseltiyor. Ben bunlara buluşma ve kırılma diyorum. Belki bilimsel ispatı olan bir gerçek değil. Ama roman gerçeği tanıklık edebiliyorsa, onun ispatı sayılır diye düşündüm. Tarihe kahramanlardan çok, emek verenleri öne çıkarma gözlüğüyle bakıldığında, görebildiğim böyleydi, izleği böyle gitti. Bu bağlamdan yola çıkılırsa buluşmaların ilki, 960 Cend Kurultayı'nda sağlanan din birliği. İkincisi, 'Uçtaki beylerin derilip Ertuğrul oğlu Osman'ı han dikmesi. Üçüncüsü, İttihat ve Terakki'nin kuruluşu ve dördüncüsü; ulusal Kurtuluş Savaşı. Kırılmaların ilki Büyük Selçuklu Hakanı Alparslan'ın öldürülüşünden sonra Melikşah'ın büyük vezir Nizamü'l Mülk tarafından, kurultay derilmeksizin Sultan ilan edilmesi.

EŞİTLİKLE PAYLAŞIMA GÜZELLEME

- İkinci kırılma da Kanuni Sultan Süleyman

- Evet, çünkü Kanuni doğan hilafet boşluğunu doldurarak iki dünya egemeni oluyor. Soyunun mutlak egemenliği adına, seçimli düzeni savunan kendi oğlunu boğdurmak da içinde her dayatmaya başvurup seçilmiş kurulların yerine, kullarını getiriyor ve Celâli İsyanları Anadolu'yu Osmanlı İmparatorluğu'nun elinden çekip alıyor. İyi irdelenirse sonraki kırılmalarda da genel geçer gerekçe pek değişmiyor. Onun için bu birinci kitapta, ilk buluşmayla, gerekçesine kavuşan bir toplumun devlete yürüyüşü anlatılıyor. Bunun için de toplumun bütün kesimlerinin katkısıyla, etkisi incelenmeye çalışılıyor. O yüzden çok geniş bir coğrafyada, kendini yeniden üretebilen insan altyapısıyla. Her eşitlik ve paylaşım dirilişini bastırmaya uğraşan saltanat heveslileriyle kullarının ya da üstyapısının ilişkileriyle çelişkilerini sergileme çabası. Sorunuz o arayışın bam teline basıyor.

- Üçüncü kırılmayı en çok bugünlere gönderme adına açmalı...

- Tabii, ulusal Kurtuluş Savaşı'nda, antiemperyalist, antikapitalist 'istiklali tam' gerekçesinde bütünleşen toplumun oluşturduğu Cumhuriyette, toplumun bütünü 1980'e kadar seçilmişler tarafından temsil ediliyor. Seçim hilelerinden, delege oyunlarından, çok az da olsa lider sultalarından söz edilebilir!.. Ama bütün sözü edilen bu kusurlarla, bugünkü durum yasallaştırılabilir mi? Üstelik 1970'lere kadar TBMM'nin mutlak çoğunluğunu, ulusal Kurtuluş Savaşı dönemindeki kongre, miting ya da 'Reddi İlhak veya Müdafaai Hukuku Milliye'ye şöyle ya da böyle bulaşmışlar oluşturur. Zaten onlar sağken, Cumhuriyet de toplum da büyük siyasal kavgalar verdiği halde, azınlık diktası korkusu yaşamadı. 27 Mayıs 1960'a giden kaygı, 1961 Anayasası'yla yepyeni, demokratik ve hem katılımcı, hem paylaşımcı bir evrenin başlangıcını oluşturdu. Çünkü o anayasa toplumsal sınıf ve kategorilerin özgür seçimle yolladığı temsilcilerin uzlaşmasıyla oluşmuştu. 12 Eylül Anayasası, öyle mi? Hazırlayan Kurucu Meclis, güvenlik soruşturmasından geçmiş, tertemiz yurttaşlar arasından Milli Güvenlik Konseyi'nin atadığı üyelerden oluşuyordu. Anayasanın kabulünden sonraki TBMM de aynı. Konsey'in izin verdiği parti yönetimlerinin aday gösterdiği, aynı konseyin onayladığı ve halkın parti çemberlerine mühür bastığı milletvekillerinden oluştu. O yüzden de lider sultası, Cumhuriyetin hiçbir döneminde görülmemiş ölçekte etkinlik kazandı.

- Bir hezeyanın, bir çağın süratle akışı çerçevesinde, din-devlet, insan-barbar, kaç-göç, aşk-nefret, kılıç-çiçek, can-canan birbirine kontra öle-öldüre doldurulan bir vadenin öyküsü de Obadan Ulusa... Köke, kökene güzelleme, bilgi-bilinç tazeleme ve tarihin belki de en çok yazılmayanını yazma... Dünya savaşının en evveli, ağababası... İnsan doğasının değişmeyenleri' Ödenen bedellerin, alınmayan derslerin, muhtemeldir yinelenecek dertlerin alegorisi, yanılmadıysam eğer

- Yanılmıyorsunuz!.. Mevlâna; 'Dün dünle gitti cancağızım/ Bugün anası yarınların/ Bugün bitmeden gelir yarın/ Yeni şeyler söylemek lâzım!..' der. Bilmem Bade Harab geçmişin türküsünü söylerken geleceğin ezgisine yer açabildi mi? Belki köke kökene güzelleme gibi görünen ya da gösteren de işin o yanı. Öyle anlaşılıyor ki, altını çizdiğiniz bölümler kökle kökeni güzellemiş. Bu çok sakıncalı değil. Köküyle kökeni derin ve güzellemeye yaraşır olmasa, görkemli ağaçlar da, güçlü toplumlar da ayakta duramaz. Ama yine de tanımınıza itirazım var. Güzelleme köke kökene değil, eşitlikle paylaşımaydı!.. Şunu söyleyebilirim; güzellemeyi dilediğim kök köken, herkesin eşit, herkesin katabildiğince emek verdiği, gereksinimince yararlandığı paylaşımcı düzeneydi. Düzenin yozlaşıp bozuluşu daha çarpıcı betimlenir diye düşünülmüştü. Asıl temanın eşitlik ve paylaşım olduğundan, her kök ve kökende simetrisini bulmak mümkün diye abartıldığı diye yorumlanmasını dilerim. Çünkü sanırım öyle yorumlanınca, şu gerçek bütünüyle ortaya çıkar; yeteneksiz muhterisler ne zaman, üstelik toplumun yarıdan azının desteğiyle ele geçirdikleri devlet aygıtını çıkarına kullanır. Bunu sürekli kılmak için de ideolojik dayatmayla saltanata çevirmeye sıvanır ve tarih yinelenir. Dayatmacı da, ideolojisi de nasıl bir karabasan olursa olsun, bir anlık uyanışla düş olur geçer gider.

- Ya güncelden alarak, çoğunluksa?

- Güncelde dayatan çoğunluk mu?

- Değil mi? Hani Meclis'in üçte ikisi olayı...

- Değil!.. O sanal bir çoğunluk. Mussolini yasasından kaynaklanan bir çoğunluk. O yüzde onla İtalya senatosunda tek başına iktidar çoğunluğu kazanmıştı. Yüzde doksanın ödediği bedel de, Mussolini'nin ödediği bedel de ortada. Benim bildiğim çoğunluk, dünyanın her yerinde en az yarıdan bir fazladır. Güncel iktidarı oluşturan Meclis çoğunluğu seçmenin yarısından bir fazlasını mı temsil ediyor, azını mı? Çoğunu etseydi, aynı toplumsal travma, aynı şiddette yaşanır mıydı? İşte Bade Harab'ın itirazı buna. Sanal çoğunlukların, demokratikleşme fırsatını kaçırdıktan sonra, toplumsal dayatmaya kalkışması yanlış. Gün günden eşitlik ve paylaşımın örselenmesi sadece haksızlık değil, aynı zamanda hem hırsızlık hem yolsuzluk. Çünkü toplumsal çoğunluğun istenci çalınmakla yetinilmemiş. Bir de ona azınlığın ideolojisi dayatılmaya kalkışılmıştır. Bunun sonucu kaçınılmaz biçimde, hırsızın polis, sanığın yargıç, gardiyanın mahkûm olmasıdır. Çünkü başka türlü haksızlığın üstü örtülemez. Örtülemeyince de korku imparatorluğunun keyfi sürülür sanılmasın. Kırılma toplumla devletin bağını bütünüyle kopardığı an, heveslinin taraftarı ne kadar çoksa, o kadar fazla hüsran, fazla acı yaşanır ve karanlıklar aydınlanır. Bu yüzden alınmayan derslerle, yinelenecek dertlerin alegorisine romanın elverdiği genişlikte yer vermeye çalıştım.

DÜZENİ KABUL ETMİŞ AYDIN HALLERİ

- Efendili kullu çağlar. Eşitlik, rızık, sevap, günah ve benzeri birçok kavramda 'ayrım'lar. Dine yamanan en hükümran 'ulema.' Sonra bilgi, birikim, emek en yüce değer diyor 'Obadan Ulusa.' 'Ve biz ne ilkiz, ne de son. Egemenlik tutsaklarının aklı, bizi yok ederlerse, insanın iyiliğiyle, doğruluk ve güzelliğini yok edeceğini sanıyor. Yanılıyor!.. İnsanı... Onun içinin içindeki iyiliği... Oradan dışa vuran güzelliği... Ve emekle üretilen doğruyu asla yok edemezler. Bir süre bastırırlar... Bir açmaza saptırırlar. Hatta bir zaman durdururlar. Ne var ki, insan yüreği attıkça, bastırılanı besler. Saptırılanı düzeltir. O yüzden iyi de, doğru ve güzel de insan var oldukça, ya gerçekleşecek, ya özlemin isyanına dönüşecektir' diyor. Bedelleri veya yanılgıları da irdelenerek...

- Bir an yer değiştirmemize izin verirseniz sorum şu: Yalan ya da yanlış mı?

- Olur mu? Elbette değil. Devam edelim, savaşlar... Hünerli yiğitlerin yazdığı destanlar... Dünya bilmem kaçıncı kez yanıyor yine. Sulh hak getire, kana susamışlar ordularca meydanlarda arzı endam ediyor. Bu nasıl bir yapıt ki benim dilimi de kendine benzetiyor, bir anafor gibi içine çekiyor. Genel adına nasıl bir okuma arzu ettiniz diye sormalı.

- Hem umar hem dilerim ki, herkes sizin gibi okur.

- Ne cennetten vazgeçmek mümkün... Ne ölümden kurtulmak!.. Zerdüşt'ü öldürttüler... Sokrates'i zehirlediler... Mazdek'i canlı canlı gömdüler... Mansur'un kellesini kestiler... Ebu Müslim'i boğdular. İki bin yıldan artık, iyi, doğru ve güzel izindeki nice insana kıydılar. İyi, doğru ve güzelin özlemi arttı. Korku isyanı biriktirdi. Biz ortaya çıktık! Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet ve barışı imeceye kattık. Dört yön, yedi iklimin bütün sahipkıranlarını karabasanlarla uykularından sıçrattık. Tek tek saldırdılar, püskürttük!..' Hep umut, hep umut... Ve isyan... Ve..?

- İnsana, geleceğe, aydınlığa, kendine güven. Umut da insan da tükenmez nasılsa.

- Çelişkileri ve hafsalasıyla İbni Bibi'ye gelelim. Onun çelişkisi yaman! Anlatır mısınız İbni Bibi'yi?

- Müverrihlerle râviler de içinde, tarihçiler genellikle yargıçtır. Bu nedenle, yüzeyden bakıldığında çoğun tarihin hükmüyle, tarih yazanın hükmü birbirine karışır. Bibi, öylesi değil. Düzeni olduğu gibi kabul etmiş bir aydın. El-Evamirül Alâ'iyye, Fi-Umur'il Alâ'iyye'sinin Farsça yazmasının dokuzuncu sayfasında kendi itirafıdır: 'Bana efendim tarafından gerçek bir Selçuklu tarihi yazmam buyruldu. İncelemelerim sonucunda gerçeğine gerçeğince erişemediğimden, yaşadıklarımı anlatmaya giriştim' diye harika bir özeleştiri örneği veriyor. Oysa gözlem ve aktarım dili olağanüstü! Şu betimlemelere bakar mısınız? 'Hilkatin görünmeyen nakkaşları, ilkyaz gelininin yakasına misk ve cebine gül doldurdukları bir zamanda; Anadolu Selçuklularının en Kudretli Sultanı Alaaddin Keykûbât, Hazreti Süleyman gibi mesafeleri yutup yok eden soylu atı üstünde Antalya'ya giderken Egrinas'a uğradı.

Orada öyle bir kubadabad (mesire) gördü ki, eğer cennetin bekçisi bu yere erebilseydi, cennetten ayrılır, hayretle parmağını ısırırdı. Toprağı yeşilliklerden firuze renkli, laleleri kandamlaları idi. Pınarlarının her köşesinden su yerine sanki gülsuyu yahut berrak gözyaşı akıyordu. Havası misk kokulu, zemini nakışlı, her tarafı çeşitli kuşlarla dolu idi. Bir tarafta süt gibi tatlı, Çin ipekleri gibi dalgalı yeşil bir deniz, içinde meyve ağaçları ile süslenmiş yakın bir ada vardı. Denize doğru akan bir pınar vardı ki gören ihtiyarlar gençleşirdi.' Bunları böylesine güzel yazan biri, kitabında kaçışının özeleştirisini yapmaktan da çekinmiyorsa, yeri ışık olsun!.. Bir romanın iç dinamiğini oluşturacak, çelişki ve tutarlılıklarını sergileme fırsatına sahip kahramanı demektir. Elbette yazan, bütün o gelgitleri aktarabiliyorsa. Umarım aktarılmıştır.

- 'Bilinen gerçektir. Her zaman her yerde her yeniliğe direnen bağnazlar olmuş. İlk ağızda pısmış, yenilmiş, hatta tümüyle ortadan kalkmış gibi görünseler de, her hamleyi kemire kemire çürütmenin yolunu bulmuşlardır.' Tehlikenin farkında mısınız daha güzel denemezdi!

- Vay ders almayana! Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün sözüdür; 'Ders alınsaydı, yinelenir miydi?'

- 'Geçmiş iyi bilinirse, kök ve köken tanınır. Tohumun başağı, filizin meyvesi çok fazla yanılmadan tanımlanabilir. Üreten önlemini bu tanıma göre alırsa, ziyanı önler, ürünü yararlandırabilir.' Romanın bir amacı da bu değil mi?

- Romanın diliyle söyleyeyim; Alkış!.. Özü bu!..

- 'Obadan Ulusa'nın devamı nasıl gelecek, sonraki cilt/ciltleri anlatır mısınız son soruda?

- Birinci kitap, bin yılın ilk buluşmasını anlatıyordu. İkincisi bunun nasılıyla, sonuçlarını' Uluslaşmanın devlete dönüşmesini' Devletin toplumuna dayanarak büyüyüp yayılmasını konu ediniyor. Üçüncü kitap ise ilk kırılmayla, çözülüşün öyküsünü anlatmaya çalışıyor.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Obadan Ulusa-Geçmişin İzi Geleceğin Özü-Bade Harab I/ Erol Toy/ Cumhuriyet Kitapları/ 398 s.



'Görülmeyeni anlatmaya çalıştım'

Hidayet Karakuş, Şeytan Minareleri'nde, 2 Temmuz 1993 günü yaşanan Sivas kıyımının toplumdaki etkileri kadar bireylerin hayatındaki derin dramı anlatıyor. Aşkla kurulmuş bir yuvanın yangının ateşiyle nasıl yanıp küle dönüştüğü okuyanın zihnine unutulmaz biçimde kazınıyor, Türk anlatı geleneğinden beslenerek yeni bir anlatım biçimi deneyen Karakuş'un bu romanı, biçemiyle de bir ilk olma özelliği taşıyor. Karakuş'la romanı üzerine konuştuk.

Bahri KARADUMAN


- Sayın Hidayet Karakuş, Türk romanında ilkler vardır: ilk yazınsal roman, ilk tarihsel roman, ilk köy romanı gibi. Şeytan Minareleri de bu ilklerden biri. Romanınızda Türk anlatı geleneğinden özellikle meddah ve ortaoyunu anlatımından yararlanıyor, Kemeraltı kahvehanelerini 'palanga' olarak kullanıyorsunuz. Ayrıca 'Karanlıkta kara karınca, öldüreni belirsiz öldürümler, kuşlar bile kalkarlar şafakta, koşarlar kuş akıllarıyla, büyük bir yenginin yürek yeğniliği' gibi Dede Korkut'ta görülen assonans ve aliterasyonlu şiirsel anlatımlar var. Bu biçemden başlayalım. Romanın büyük bir bölümünde çağdaş roman dili değil de niçin böyle bir anlatım? Geleneksel anlatım olanakları, yeni Türk romanı için bir öneri mi?

- Biliyorsunuz, biz romanı Batı'dan aldık. Roman Batı'da kendi anlatım biçimini yaratarak gelişir. Bizde yazılan romanlar, bizim toprağımızın, bizim insanımızın konularını da işleseler biçim olarak özellikle klasik romanın izinden gider. En özgün anlatım biçimiyle farklı olmak için ortaya çıkan romanlarda bile Batı romanının biçimsel özellikleri kadar biçemsel niteliklerini buluruz. Bu nedenle ben, anlatım biçimiyle de biçemiyle de bizden olanın peşine düştüm. Türk anlatı geleneğiyle bir roman kotarılabilir; kotarılmalı diye düşündüm. Bu bağlamda sözlü geleneğin en özgün örnekleri olan meddahlık, ortaoyunu gibi anlatı örnekleri yanında Binbir Gece Masalları'nın da önemli bir olanak olduğunu gördüm. Bu anlatı olanağını çağcıl bir acıyı, Binbir Gece Masalları'nda anlatılan aşklara benzer bir aşkı anlatmada kullandım. Bilmiyorum belki benden önce de benzer bir yolu izleyen vardır. Bu zor da değil. Aklın yolu birdir, derler. Bunu pek çok yazar düşünebilir. Yeter ki bizden olanın peşine düşsün. Dede Korkut'ta gördüğünüz uyaklı, yarım uyaklı söyleyişler yazarken biraz da kendiliğinden çıktı sanırım. Diyebilirim ki siz dile getirinceye bunun ayrımında değildim ama bunu sağlayan Türkçenin ses özellikleridir. Şiire çok yakın bir dildir Türkçemiz. Dilimiz sessel bir dildir. İnsan, Türkçe yazarken yazdığı sözcüklerin ses yankısını beyninde duyabilir. Ben hep içimde biri konuşuyormuşçasına yazdım romanı. Beybaba ya da bir diğer adıyla Meserret Masalcısı içimde çok canlıydı. Sesi kulaklarımda hâlâ ama o ses gerçekte aşkı da acıyı da konuşan Türkçenin sesidir.

'BİR YAZAR ÖNCE ULUSAL DİLİYLE VARDIR'

- Diğer önemli yenilik de 've' bağlacını hiç kullanmamanız. Dikkat etmeyen okur, sanırım bunun ayırdına varamaz. Anlaşılıyor ki Arapçadan aldığımız bu bağlaca gereksinmemiz yok. Amacınız bu gerçeği vurgulamak diye düşünüyorum. Doğru mu?

- 'Ve' bağlacı Türkçenin akıcılığına engel bir bağlaçtır. İster konuşurken ister yazarken kullanılsın kullanıldığı yerde duraksatır okuyanı. 'Ve' bağlacının gereksiz olduğunu ilk söyleyen, bu bağlaca Türkçenin gereksinmesi olmadığını belirten Ataç'tır biliyorsunuz.

Onun etkilediği yazar kuşağı, özellikle 1950 öykücüleri 've'ye pek yüz vermediler. Özellikle Erdal Öz'ün öykülerini bu bağlacı kullanmadan yazdığını biliyoruz. Okurlar, Şeytan Minareleri'nde 've' bulamayacaklar. Bu benim bilinçli bir seçimim. Okurlar bu bağlacı kullanmadığımın ayırdında olmazsa, Ataç'ı da Erdal Özü'ü de beni de haklı çıkarır. Koca bir romanda 've'nin yokluğunu duyumsamamak Türkçenin bu bağlaca gereksinmesi olmadığının kanıtı olmaz mı?

- Romanınızda 'ötelemek, anlak, doyunma, giyimci, aradalık, sağaltım, tutarak, düşlem, yoşumak, duyunç, yönelge, alaysama, şaşırtı, avlak, ürkü, tecimen, ezinç, giyit, sürem, alnaç, yağanmak, saltık' gibi az kullanılan, birçok yazarın kullanmakta güçlük çektiği sözcükleri çok doğal bir akış içinde ustalıkla kullanıyorsunuz. Arı bir Türkçeyi içselleştirmek bilinçli bir çaba mı yoksa belli bir süreç mi gerektiriyor?

- Öğrenciliğimden beri bilinçli bir Türkçe sevgisiyle yazdım. Hep 'Türkçesi varken' yabancı kökenli sözcükleri kullanmamak gerektiğini düşünerek yazdım. Bu, hem bir ulusal bilinç sonucuydu, hem Türkçenin engin, güçlü yapısını kavramanın, dilimizin anlatım olanaklarının sonsuz denecek kadar bol olduğunu görmenin sonucu. Biliyoruz ki bir yazar önce ulusal diliyle vardır. Ulusal dilin gelişmesi, anlatım olanaklarının, sözcük dağarının genişletilmesi o ulusun yazarlarının, ozanlarının, bilim insanlarının öncülüğünde mümkündür. Dilbilimciler, yazarların, ozanlarının dillerini inceleyerek bu gelişmeleri saptayabilir. Bu bağlamda yazmak, yalnızca birtakım bireysel ya da toplumsal sorunları dile getirmek demekse aynı zamanda dilin anlatım olanaklarını geliştirmek yükümlülüğüyle, dili gelecek kuşaklara en arı, en güzel biçimde ulaştırma görevini de yükler yazara, ozana. Bu bakımdan Mustafa Kemal'in bir dilbilimci denli bilinçli atılımıyla gerçekleştirilen Dil Devrimi, dilimizin kimliğini kazanmasında çok büyük görev yaptı. Son yıllarda yazıklandığım en önemli konu, genç kuşakların Dil Devrimi'nin verimlerinden habersiz olmaları, dille düşünce arasındaki bağın önemini yeterince görememeleridir. Bakıyorsunuz gencecik bir ozan dedesinin bile artık kullanmadığı eski sözcüklerle ya da yarım yamalak öğrendiği bir yabancı dilin kavramlarıyla şiir yazmaya uğraşıyor. Yapay şiirler çıkıyor ortaya; hazır çağrışımlarla yaratılan imgeler, dizeler daha başlangıçta yaşlı doğuyor. Şeytan Minareleri'nde sizin saptadığınız sözcükler benim dağarımda bulunan sözcüklerdir. Bunların kimilerini annemden, köyden taşıdım. Gündelik yaşamımda da kullanıyorum yıllardır. Türkçe oldukları için dilin dolaşımında olmaları gerektiğini düşünerek yazdım. Bu aynı zamanda bir öneridir elbette. Yağanmak, yoşumak, doyunma, avlak bunlardan. Öteki sözcükler Dil Devrimi'nin dilimize kazandırdığı sözcüklerdir ki pek çok yazıda, romanda, öyküde kullanılmıştı.

- Romanın içeriğine gelmek istiyorum. 2 Temmuz 1993 önemli bir gün. Sivas Kıyımı toplumumuz için yürek yarası. Bu yara önce şiirinizi etkiledi, Ateş Mektupları'nı yazdınız. Şimdi de romanınızın çıkış noktası. Bir daha yaşanmamasını dilediğimiz bu gerçek, kişiliğinizi, sanatçılığınızı nasıl etkiledi? Bu romana nasıl yansıdı?

- Toplumsal sorunlara karşı öğrenciliğimden beri duyarlı olduğumu düşünüyorum. Bu beni hep okumaya, yanlışların üzerine gitmeye, onları ortaya çıkarmaya, karşı çıkmaya götürdü çalıştığım yıllarda da. Yazarken yanlışların, toplumu sarsan derin acıların dile getirilmesi gerektiğini elbette hiç unutmadım. Kişiliğim yalnızca Sivas Kıyımı'yla oluşmadı elbette ama umuttan umutsuzluğa savrulan bir ruh depremi yaşadığımı, yaşadığımızı da gözlemledim bu olaydan sonra. Toplumsal bir karanlık korkusu sardı çevremizi. Aydınlar, kendilerini aydın görenler, o günlerden sonra hep bir çıkış yolu aradılar, düşündüler. Ülkenin siyasal çatışmalar döneminde ayrı kamplarda olanlar bile Cumhuriyet'in varlığının tehlikede olduğunu görmenin ürküsüyle bir arada görünmeye başladılar. Bu, bir aradalık yeni arayışlara yöneltti toplumu. Ancak olayları geçmişte sınıfsal bir açıdan bakarak değerlendirenlerden kimileri, giderek okyanus ötesi tasarıların tuzağında bilime, bilim namusuna, insanlık onuruna aykırı gelişmelere alkış tutarken bir kesim sözünü ettiğim umutsuzluk çemberinde kıvranmaya başladı. Oysa gücün kendi ellerinde olduğunu bilmeleri gerekirdi bu insanların. Öte yandan halkımız da aydınlar da çoğunlukla Sivas'ta yalnızca otuz yedi canın gittiğini düşündü; eski bir Başbakanın yaklaşımıyla 'bir futbol karşılaşmasında da bundan fazla insan ölmüştü'; öyleyse konuyu büyütmeye gerek yok diye kanıksamaya başladılar. Oysa gerek bireysel anlamda, gerek toplumsal açıdan olayın derin etkileri hâlâ yaşanıyor. Sivas Kıyımı'ndan yaralı kurtulanlardan, yarasız kurtulanlara dek hepsinin yaşamlarında bir daha eskisi gibi olmayacak zamanlar yaşandı, yaşanıyor. Şeytan Minareleri'nde, bu bakımdan görülmeyeni anlatmaya çalıştım. Toplumun çıplak gözle göremediği, gazetelere, televizyonlara yansımamış, bireyi kendi çeperinde yakıp kül eden gerçekliği göstermek istedim okura.

'TOPLUMUMUZ SAĞIR'

- Şeytan Minareleri'ndeki 'Dinlemek ruhu yatıştırır; beyni eğitir; bilgiye kapı açar. Dinlemek yeniler seni, değiştirir, varlık bilincini, esenliğini, zamanını yeni anlamlarla donatır' sözleri topluma önemli bir ileti. İnsanların bilinçsizce konuştuğu, okumadığı, özellikle de giderek yozlaştığı bir toplumda yaşıyoruz. Roman kahramanı Meserret Masalcısı, anlattıklarıyla bu çarpıcı gerçeği somutlaştırıyor? Romanda ipuçları verilen çözümü okura bırakmak doğru olur ama eklemek istedikleriniz de olabilir. Bu konuda neler söylersiniz?

- Ben toplumumuzda kişilerin birbirlerine sağır olduklarını düşünüyorum. Kimsenin birbirini dinlemeye ne niyeti, ne sabrı, ne kültürü var. Yaşanan tam anlamıyla bir curcuna. Kim ne diyor, öteki ne anlıyor, kimse açıklayamıyor bu durumu. Zaten anlaşmazlıklar da buradan çıkıyor. Bu bir eğitim işi elbette ama roman, öykü, şiir, deneme' Okumak da bir eğitim. Bu anlamda istedim ki dinlemek üzerine okur biraz düşünsün. Dinlerken kazanacaklarının ayrımına varsın. Gerçeği yalnızca kendi kafasının içindeki sanmasın. Okumayan kişilerin açmazı her zaman büyüktür. Okuyanların kendi çıkış yollarını üreteceğine, okurların dinleyerek de okumak kadar yaşamlarına değer katacağına inanıyorum. Yazarken kendiliğinden çıkan bu durum sanırım bende uzun bir birikimin sonucuydu. Bilmem işe yarar mı?

- Şeytan Minareleri'nde anlatılan acının yaşandığı yer ayrı, anlatıldığı yer ayrı. Sivas'tan İzmir'e, İzmir'de de Karşıyaka'dan Kemeraltı'na uzanan anlatı mekânları görülüyor. Sizde Kemeraltı özel bir çevre sanıyorum. Daha önce de sanırım 1980'lerin başında Kemeraltı Şiirleri'yle bu özel ilginiz ortaya çıkmıştı. Romanın bölümlerinin başına koyduğunuz dizeler de çoğunlukla Ateş Mektupları'yla Kemeraltı Şiirleri'nden seçilmiş. Sizi Kemeraltı'na çeken, Beybaba'yı orada dolaştıran nedir?

- Kemeraltı Şiirleri, 1982'de yayımlanmıştı. O yıllarda da Türkiye'nin ekonomi politik ortamının somut örneği bana hep Kemeraltı görünmüştü. İstanbul'da Mahmutpaşa, Ankara'da Samanpazarı, Adana'da Mısır Çarşısı' gibi yerler en canlı tecim yerleri değil midir? Kemeraltı'nda her gün yüz binlerce insan dolaşır, alış veriş eder, yer içer, kendini arar. Benim için Kemeraltı bir masal evrenidir. Bu yüzden Binbir Gece Masalları'nı okurken de gözümün önünde hep Kemeraltı'nın gizemli dünyası canlanmıştır. Tarihsel geçmişiyle, yapılarının özgünlüğüyle, insanlarının yaratıcılığıyla eşi bulunmaz bir yerdir İzmir'in içinde.

Acılarıyla boğuşurken kendini evden dışarı atan Beybaba için oradan daha güzel sağaltıcı bir dünya düşünemedim. Biliyorsunuz, Karşıyaka'daki çarşıya açılan sokaklardan birinden çıkıp gelen Beybaba, Kemeraltı'na gelmeden öyküsüne başlayamaz. O bir masal kahramanıdır aynı zamanda. Aşkının başladığı yer de Kemeraltı'dır. Hem geçmişini arar bir bakıma, hem acılarını sözcük sözcük, kendi törensel alışkanlıklarıyla kimseden bir şey beklemeden anlatmaya girişir. Belirlenmiş bir erekten çok Beybaba'ya yakışan, onun geçmişiyle bütünleşen bir evren olarak Kemeraltı, biraz da kendiliğinden romanın çevresini oluşturdu.

- Romanda Masalcı, öykülere vuruyor kendini. İçinde bir ırmak gibi çağlayan anıları boşaltmak istiyor. Burada Hidayet Karakuş, roman kahramanıyla özdeşleşiyor. Mahir'den Masalcı'ya uzanan çizgide ölümsüz bir aşk, ayrılık, özlem ve Sivas Kıyımı'nın travması var. O cehennemden son anda kurtulan bir yazar olarak Şeytan Minareleri, bu boşalma için yeterli mi yoksa devamı başka bir romanla gelecek mi?

- Şeytan Minareleri'nin yazılma süreci çok uzun. Yazmayı o yıllarda düşünmüştüm ama Sivas Kıyımı'nın tozu dumanı dağılmadan yazmak da istemedim. İnsan yazıp içindeki acıyı bir an önce atmak ister, bu bir kendi kendine sağaltım yoludur genellikle. Ancak ben yazmak istedikçe acı derinleşti. Zaman uzadıkça hem biçim, hem biçem arayışı ayrı bir acı yarattı.

O nedenle de aradan geçen on altı on yedi yıl hep diri kaldı içimde. Bundan sonra bitecek mi? Aksine o acı, sanırım şimdi daha bir somut, daha bir kanatıcı oldu bu romanla birlikte. Yakılan, yakılmak istenen, olayın şaşırtısıyla okuma yazmayı unutan arkadaşlarımızın, onların yakınlarının kendi başlarına verdikleri yaşam savaşı unutulmamalıydı. Onlar için yazdım, kendimi hep sanki bu işin dışındaymışım gibi düşünmek istedim yazarken ama yer yer yazmayı bırakıp evin içinde deli deli dolaştığım oldu. Aynı izlekte yeni bir roman beni gerçekten sağaltır mı dersiniz?

Şeytan Minareleri/ Hidayet Karakuş/ Cumhuriyet Kitapları/ 336 s.



'Bu ülkede ancak notere dava açarsınız!'

Başbakanlık sözcüsü Akif Beki, Yeni Dünya İletişim AŞ'nin yani Kanal 7'nin Ankara temsilcisi... Almanya'da 'Deniz Feneri e.V' davasında tutuklu olarak yargılanan Mehmet Gürhan, Mehmet Akif Beki ve Türkiye'deki Deniz Feneri Genel Başkanı Engin Yılmaz'ın adları Yeni Dünya İletişim AŞ'de geçiyor... Çok kızdılar yazınca... Sonra şu ünlü fotoğraf olayı... Hani Deniz Feneri davasından tutuklu Mehmet Gürhan'la Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın Almanya'daki Kanal 7 binasında çektirdikleri 'Almanya Hatırası'... Tarih 27 Nisan 2007... Yani kıyamet kopmadan bir buçuk yıl önce... Kıyamet nasıl mı koptu? Araştırmacı-gazeteci Aykut Küçükkaya'nın Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu (Cumhuriyet Kitapları) adlı kitabını okuyun, hafızanızı tazeleyin ve belgelere, bilgilere inanamayın! Aykut Küçükkaya ile Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu'nu konuştuk.

Gamze AKDEMİR


- Kitabın izleğini sormak istiyorum öncelikle, günümüze uzanan olaylar zinciri nereden başlıyor?

- Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu'na kısa bir hafıza yolculuğuyla başladım. 1950'li yıllardan 1980'e kadar uzanan süreci kısaca hatırlattıktan sonra, 12 Eylül darbesinin ardından tamamıyla güçlenen yeşil sermayeyi anlattım. Tarikat-siyaset-ticaret üçlemesinin 2009 yılına nasıl geldiğini adım adım yazdım. Almanya'da bu yapılanma karşımıza Yimpaş Verwaltungs GmbH-Euro 7-Deniz Feneri e.V ve Milli Görüş olarak çıkıyor. Türkiye'de ise bu yapılanma Yimpaş-Kanal 7-Deniz Feneri ve AKP'dir. Bu zincirin halkalarını 30 yıllık süreci dikkatli bir şekilde araştırdığınızda birbirinden ayıramazsınız...

- Şu ünlü fotoğrafa gelelim, hani Deniz Feneri davasından tutuklu Mehmet Gürhan'la Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın Almanya'daki Kanal 7 binasında çektirdikleri 'Almanya Hatırası'...

- O fotoğraf masum bir fotoğraf değildir. Hatıra fotoğrafı hiç değildir. Tayyip Erdoğan AKP lideridir. Ve Almanya'yı ziyarete gittiğinde Euro 7'yi de bizzat ziyaret etmiştir. Euro 7'nin Genel Müdürü Fenerci Mehmet Gürhan makamında Tayyip Erdoğan'ı kabul etmiştir. Yıl; 2002'nin sonudur. 2003 yılının başında Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanıdır. Bu ziyaret Kanal 7'nin Almanya'daki ve Avrupa'daki temsilcisine destek ziyaretidir. Deniz Feneri e.V operasyonunda Mehmet Gürhan ve Firdevsi Ermiş tutuklandığında Ermiş boşu boşuna, 'Almanya'daki şirketlerin amacı Milli görüş ve AKP siyasetini desteklemekti' sözünü söylemeyecekti. Unutmadan Erdoğan, o ünlü fotoğrafın çekildiği tarihte AKP'nin lideri, Mehmet Gürhan da hem Euro 7'nin hem de Deniz Feneri e.V'nin birinci ismiydi.

- YİMPAŞ ile Deniz Feneri'nin göbek bağı olayı... Kitabında Deniz Feneri'nin belgelerine aslında ta YİMPAŞ kitabını yazdığın dönemde ulaştığını yazıyorsun. Anlatır mısın?

- Şimdi sıralayalım; 2000 yılında Euro 7'nin sermayesi 10 milyon Avro arttırıldı. Bu parayı Euro 7'ye Almanya'daki Yimpaş verdi. Veren isim, Yimpaş'ın Almanya'daki en önemli ismi Faik Gürler'dir. Kime verdi? Mehmet Gürhan'a. Mehmet Gürhan'a parayı kim elden teslim etti? Hüseyin Gürler. Peki Hüseyin Gürler hangi dernekte yöneticiydi? Deniz Feneri e.V'de. Peki Mehmet Gürhan Euro 7 ve Deniz Feneri'nden önce hangi şirkette yöneticilik yaptı? Tabii ki Yimpaş... Dediğim gibi yıl 2000. Almanya aradan 7 yıl geçtikten sonra Deniz Feneri e.V'ye operasyon düzenledi. İşte kitabımda o 7 yılın öyküsü var...

- Bunlar gözden kaçırılmak istendi hayli süre biliyorsunuz...

- Bu süreci başlangıcından günümüze ana maddeleriyle dile getirdim kitapta... RP'de Tayyip Erdoğan'ın isminin öne çıktığı günlerde RP, 27 Mart 1994 yerel seçimleri öncesinde para toplayıp bir televizyon kanalı kurmaya karar veriyor. Ve 3 Şubat 1993'te Yeni Dünya İletişim AŞ kuruluyor. Bağış(!) paralarını da Haşim Bayram patronluğundaki Kombassan topluyor...

- Gerçi YİMPAŞ da yardım(!) ediyor ya... Dakika bir gol bir yani!

- Sonrasında ise İstanbul Belediye Başkanlığı'nı kazanan Recep Tayyip Erdoğan hızır gibi yetişiyor ve gerisi çorap söküğü gibi geliyor... Bu söküğün ilmekleri de madde madde kitapta.Bu arada dikkat! Tayyip Erdoğan 93'te İstanbul'dan Ankara'ya Kanal 7'yi kurma hazırlığı için giderken yanında yine bu iki isim var unutmayın, Zekeriya Karaman, Zahid Akman... İlişkileri bu arada ta okul yıllarına dayanıyor üçlünün... Erdoğan-Dursun Uyar bir güzel tanışıyor satırlarda...Tüm bu süreçte Deniz Feneri doğarken, kurucu babaları çıkar omurgasındaki yerini almıştır. Kurulan kurumların veya organizasyonların isimleri değişiyor ama 'baba'lar ve ilişki ağları değişmiyor. 11 yıl önce Kanal 7'de Deniz Feneri adlı programı başlatan ve bir yıl içinde bunu yardımlaşma(!) derneğine dönüştüren Uğur Arslan'a dikkat!

- Mehmet Gürhan da var tabii... Media 7 olayı...

- 1998'den bu yana önce Media 7'nin, sonra da Kanal 7 INT'in yayınını sağlayan Euro 7'nin ortağı ve tam yetkili genel müdürü olan, kendi deyimiyle Avrupa'daki saf Müslümanların 'yoğun talebi üzerine' Türkiye'dekinden bir yıl sonra 27 Şubat 1999'da Deniz Feneri e.V'yi yedi arkadaşıyla birlikte kuran ve hatta Yimpaş'tan paraları teslim alan kişidir Mehmet Gürhan.

YİMPAŞ VE DENİZ FENERİ

- Erdoğan'ın birçok isimle ilişkileri neredeyse aktif politikadan öncesine dayanıyor... Hatta aktif politika hayatında henüz isim değilken hayli yardımlarını görüyor değil mi?

- Almanya'nın Deniz Feneri e.V skandalında baş failler olarak gösterdiği iki isim çok önemli. Biri Zekeriya Karaman, diğeri Zahid Akman. Biri Kanal 7'nin ve birçok şirketin sahibi. Diğeri, Karaman'ın eski temsilcisi, şimdinin RTÜK başkanı. Ve Başbakan Erdoğan'ın 1993'te Kanal 7'yi kurmak için Ankara'ya birlikte gittiği iki isim. Deniz Feneri e.V'ye akan bağış paralarıyla Almanya'da kurulan şirketlerde bu iki isim de yöneticidir. Ve Erdoğan'ın RTÜK başkanı bu göreve seçildikten sonra söz konusu bu şirketlerdeki hisselerini şu an Frankfurt'ta hapiste yatan o ünlü fotoğraftaki isme yani Mehmet Gürhan'a devretmiştir. Karaman da 2007 yılında yani operasyonun yapıldığı yıl Mehmet Gürhan'a danışmanlık ücreti olarak 9 bin Avro maaş bağlamıştır. Ve Almanya, Mehmet Gürhan'a hapis cezası verirken; asıl suçlular Türkiye'de demiştir. Bu suçlular Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı'nın arkadaşlarıdır. Euro 7'yi, Deniz Feneri'ni destekleyen Yimpaş'ın yöneticileri boşu boşuna AKP iktidarında bakan, milletvekili, belediye başkanı olmadılar. Kitabımı okuyanlar ilişkiler zincirini yıl yıl, isim isim görecekler. Şaşıracaklar, belki de inanamayacaklar. Ancak Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu'nda yazdığım her satır gerçek... - Mehmet Gürhan'ın önsözüyle başlayan tanıtım broşüründe yardım paralarının sadece Türkiye ve Pakistan'a değil, Kaşmir, Aceh, Sudan, Habeşistan, Azerbaycan, Makedonya, Kosova, Bulgaristan, Yemen, Nijerya, Mali'ye de gönderildiğinin yazıldığını belirtiyorsun. En çarpıcı örnek neydi?- Bu ülkeler, uluslararası inanç hortumculuğunun yapıldığının bir göstergesiydi. Düşünebiliyor musunuz, saf Müslümandan para topluyorsunuz ve ona sizin adınıza işte bu ülkelerde kurban keseceğim diyorsunuz. Alman makamları derneğin kayıtlarını, alındı makbuzlarını inceliyor. Ne görüyor biliyor musunuz? Bazı ülkelerde mizansen sahneler yaratılarak kurbanların yoksul insanlara dağıtılmış gibi gösterildiğini tespit ediyor. Siz zannediyor musunuz ki Mehmet Gürhan mahkemede boşu boşuna özür diledi.

GELSİN PARALAR!

- Deniz Feneri e.V'ye akan paralarla kurulan şirketlerle ilgili ilk tespitler nelerdi? Ki bu şirketlerin bazılarının merkezleri ile Deniz Feneri'nin yerinin bile aynı olduğunu okuyoruz kitabında?

- Deniz Feneri e.V'ye yapılan bağışlarla 10'a yakın şirket kuruldu. Mehmet Gürhan, bu paraları borç verdim dese de o aslında Türkiye'den gelen emirleri uyguluyordu. Öyle ki, kurulan şirketlerin adresleri bir süre sonra Deniz Feneri e.V ile aynı binayı gösteriyordu. Zaten düzen çoktan kurulmuştu. Yatan para İstanbul'a gidiyor; oradan bildiğimiz isimler şirket sermayesine ortak oluyor, Almanya'da birbiri ardına bağış parasıyla yeni şirketler doğuyordu. Düşünebiliyor musunuz? Deniz Feneri'ne akan paralarla taksi şirketleri bile kuruluyordu.

- Sence Deniz Feneri davasının Türkiye ayağından mahkûmiyet çıkabilir mi?

- Aylardır dosya gelmiyor. Bu gelişmeler Japonya'da yaşansaydı çoktan 4-5 isim harakiri yapmıştı. Türkiye'de bırakın harakiriyi insanlar koltuklarını bırakıp istifa bile etmiyorlar. Ben Türkiye'nin şu haliyle ne Zekeriya Karaman'ı ne de Zahid Akman'ı yargılayabileceğine inanıyorum. Örülü bir duvardan bir tuğla çekmek gerekir. Erdoğan, bu tuğlayı çekemez. Çekerse zincirin halkası kopar. Bu zincir tarikat, siyaset, ticaret zinciridir. Ankara bu yüzden sus pus. Yimpaş'ın Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar, Almanya tarafından İnterpol kanalıyla arandığında Türkiye onu bu ülkeye yargılanması için verdi mi? Peki Almanya'da yer yerinden oynarken, Türkiye'deki Deniz Feneri ile ilgili tek bir inceleme yapıldı mı? Almanya'daki Euro 7'nin ruhsatı iptal edilirken, Türkiye'deki Kanal 7'nin başındaki isme bir tek soru sorulabildi mi? Bu gelişmeler karşısında bu davadan Türkiye ayağında mahkûmiyet çıkabilir mi? Bırakın Türkiye'yi, Ankara'yı yöneten iktidar Almanya'daki davayı bile etkilemeye çalışmıştır. Bu kriptolara bile yansımıştır. Yine söylüyorum, Türkiye'de Zekeriya Karaman'ı hâkim karşısına çıkaracak gücün olduğuna inanmıyorum. Şayet Karaman Türkiye'de hakim karşısına çıkar, yargılanırsa; AKP bugüne kadarki en büyük darbeyi alır.

- Ama Türkiye'de Deniz Feneri noteri olarak ünlenen isme dava açıldı. Karaman'a niye açılmasın?

- Soru güzel ama yanıtım yine aynı. Şimdi Deniz Feneri noterine neden dava açıldı? Mehmet Gürhan hapisteyken, onun adına Zekeriya Karaman'a (Başbakan'la 2007'de hısım oldular) vekâlet verdiği içindir. Resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla noter hakkında dava açıldı. Peki vekâlet hangi tarihte verildi? 21 Mayıs 2007... Eee bu vekaleti alan Zekeriya Karaman o gün ne yaptı? İstanbul'da kurulu Haliç Şirketi'nde hisse operasyonunu gerçekleştirdi. Ticaret sicili kayıtlarına göre Gürhan'ın 50 bin TL'lik hissesini Kanal 7'nin tepe yöneticilerinden İsmail Karahan'a devretti. O gün Gürhan hapisteyken, şirketin genel müdürlüğünden de istifa etti. Peki şimdi açık açık soruyorum. Tamam noter suçlu. Kardeşim sahte belgeyi eline alıp bu belgeyle işlemler yapan isme ne demeli? İşte bu yüzden notere dava açılır, notere o belgeyi hazırlattıran isme dava açılmaz. Bu da ancak Türkiye'de olur.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu/ Aykut Küçükkaya/ Cumhuriyet Kitapları/ 174 s.





Türler
  ya da HAVALE ile alışveriş yapabilirsiniz.
©2017 Cumhuriyet Kitapları. Tüm hakları saklıdır.
Prof. Nurettin Mazhar Öktel Sokak No:2
Şişli 34381 İstanbul
Tel: +90 212 343 72 74 (Dahili: 524)     Faks: +90 212 343 72 64
Mail: ckk@cumhuriyet.com.tr    

Telif Hakları, Gizlilik İlkesi, Satış Sözleşmesi, Üyelik Sözleşmesi, İletişim
Altyapı hizmetleri idefix lojistik ve dağıtım hizmetleri prefix tarafından karşılanmaktadır.


Lütfen kendinizi tanıtın.
E-Posta
Şifre
 
Şifremi unuttum 

» Üye olmak istiyorum
« Kapat