"Cumhuriyetin bireyi" iseniz, bu tanıma en çok yakışan kişilerin başında Prof. Dr. Türkan Saylan'ın geldiğini biliyorsunuz... O, hem de benim Türkiye cumhurbaşkanlığına yakıştırdığım insandır. Politikacı değil, gerçek devrimci bir yurttaş... Toplumu bu çağdaşlık aydınlığında buluşmaya çağıran...
Bu yeni kitabında büyük bir bilinç ışığı yakıyor. Umutsuzluğu yenmek gücünü veriyor bize, size, hepimize...
Oktay AKBAL
BİRLEŞTİRİLMİŞ BASKININ ÖNSÖZÜ
"Cumhuriyetin Bireyi Olmak" adını verdiğimiz I. ve II. kitaplar tükendi. Bunların içindeki yazıları tarih sırasına göre dizerek tek bir kitapta toplamak ve basmak çok heyecan verici bir öneri oldu benim için!
İkinci kitaptan sonra yayınlanmış, birkaçı da yayınlanmamış yazıları da bu kitaba ekleyerek, topluma iletmek istediğim duygu, düşünce, bilgi birikimi ve çözüm önerilerimi topluca sunabilmekten büyük bir kıvanç ve mutluluk duyuyorum.
Gazetelere ilk yazı yazdığım yılların üzerinden çok zaman geçti. İlk başlarda, edindiği bilgilerle bir işe yaramak, ülke sorunlarından birine, birkaçına olsun çözüm üretebilmek için var gücüyle çırpınan genç bir hekimdim. İnsanların uğradıkları haksızlıklar, aşağılanmalar ve dışlanmalar karşısında, cehalet ve önyargıları yok etmek ve bilimsel gerçekleri herkese kabul ettirmek çabası içindeydim!
Tek başıma çıktığım yolda daha sonraları koskoca bir gönüllü grubuyla, dere tepe, dağ taş güzel Anadolumuzu tanımak, insan sıcaklığını kucaklamak, toprağımızı ellemek ve kendi ilgi alanımızın dışındaki sorunları da görüp üzerinde düşünmek, düşündükçe de, edindiğimiz zengin deneyimlere göre çözümler üretmek olanağı bulabildik.
Zaman içinde belli konuları gündeme getirmek ve çağa uyarlayabilmek için örgütlenmenin gerekliliği noktasına geldik. Türkiye hızla ama pek çok konuda çarpık şekilde gelişiyor, çevresini saran dünyadan, oralardaki iyi-kötü değişimlerden etkileniyor, beri yandan yüzyıllardır, tükenmek bilmeden varlığını sürdüren cehaletle ve karşı devrimci gizli-açık girişimlerle karşı karşıya geliyordu.
"Birey" ise, padişahın kulluğundan, yönetimin her dediğini yapan "uyruk"luğa terfi etmişti, ama yine sözü, sesi dinlenmiyor, "sana söyleneni yap, soru sorma" mantığı her alana egemen oluyordu. Şiddet kültürü beyinlerden silinemiyor, insanlar arasında, saygı ve sevgiye bağlı bir iletişim kurulamıyordu.
İnsanların örgütlenmesi, toplumsal konuların, devlet dışında ele alınarak çözüme ulaştırılması, kamuoyu yaratılması ve ekip çalışması gibi önemli ve yaşamsal değişimlerin içinde, zaman zaman da başında olma gereksinimleri işte bu nedenlerle ortaya çıktı.
Yaşam uzun yıllar, örgütlü toplum olma yolunda öncülük etmek ya da destek olmak çerçevesinde sürüp gitti.
Türkiye, farklı görüşlerin, farklılıkların birlikte varolduğu bir çelişkiler ülkesi idi.
Ne yazık ki sık sık çatışmalar, katliamlar, ihtilaller ve de terörü yaşayarak, pek çok canımızı, aydınımızı karmaşaya kurban vererek çok sancılı bir süreç yaşadık, "Örgüt" sözcüğünün başlıbaşına suç sayıldığı, TV'lerde, radyolarda, kitaplarda sözcüklerin yasaklandığı aşırı baskıcı dönemlerden geçtik.
Son yıllarda ise, yeni açılımlar, AB 'ye girme beklentileri, pek çok olumlu yasa değişikliği, insan haklarının öne çıkması gibi statüyü altüst eden değişimler yaşandı, yaşanıyor. Elinde her türlü yetkiyi insanlar üzerinde baskı kurma, hak-hukuk tanımama şeklinde algılayıp uygulayanları şaşkına döndüren gelişmelere tanık oluyoruz. İster istemez bu değişimleri farklı algılayanların aşırı tepkiler sergilemelerine, hatta şiddete başvurmalarına yol açan bir süreç içindeyiz.
Şimdilerde dünya, bilim, insan değerleri, teknoloji vb. ile bunca ilerlerken bizler siyahlarla beyazlar arasına sıkıştırılmak isteniyoruz. Sanki Sysiphos'un binbir güçlükle tepeye çıkardığı taş tam yerine otururken yeniden dibe düşüyor ve bizler onu yeniden omuzlamaya çalışıyoruz.
İnsanlar, 2004 yılında, bunca gelişmişlik düzeyine varmaları gerekirken, birbirlerini, hâlâ "Satılmış", "Vatan Haini", "İşbirlikçi" ve
benzeri çağdışı sözcüklerle aşağılamayı, belden aşağı ve arkadan vurmayı, yalanlar üretip kendilerini inandırarak saldırmayı, saldırtmayı erdem sayabiliyorlar!
Benim ömrüm, laf üretmek, birilerini karalamak yerine, ülkeye yararlı işler üretmekle geçti. Kendim için kimseden hiçbir şey beklemedim. Mustafa Kemal Atatürk'ün bize sunduğu bu güzel ülkeye ve olağanüstü öngörüsüyle kurduğu laik düzene, bilinçli bir yurttaşın sorumluğuyla ve tutkulu bir çalışmayla katkıda bulunmanın, O'na olan borcumuzu ödemede en uygun yol olduğu görüş ve inancındayım ve bu coşkuyla çalışıyorum!
Bu uzun soluklu yolda birlikte yürüdüğümüz pek çok yurtsever dostla çabalarımızı artan bir ivmeyle sürdürüyoruz. Kuşkusuz zaman içinde ayrı düştüğümüz insanlar da oluyor, olmalıdır da; çünkü biz bir aşiret-tarikat düzeninde değiliz! Her hareket kendi karşıtını da doğurur, çoğu zaman da kendi içinden! Ne yapalım, doğa yasası bu, yeter ki her şey uygarca, insanca ve çözüme yönelik olsun!
21. yüzyılda insanlar, gerçek bilgi ve fikirlerle tartışabilme uygarlığına erişmiş olmalıdırlar diye düşünüyorum hep; oysa biz hâlâ kaba kuvveti, yalanı, iftirayı, karaçalmayı bir yöntem olarak kullanabiliyor, çevremizdeki gençlere kötü örnek olabiliyoruz ne yazık ki! Beni üzen tek şey bu.
Elinizdeki kitapta bir araya getirilen yazılar, bir Cumhuriyet bireyinin, bilimsel, sosyal ve kişisel dünyasından sunduğu görüş ve önerileri içeriyor. Belki de bir dönemin aynasına birkaç ışık huzmesi gönderiyor.
Günümüz insanına ve her şeyden önemli ve değerli olan gençlerimize bu yolla bir şeyler sunabiliyorsam ne mutlu bana!
Şiddetin barışa dönüştüğü, insanların birbirini dinlediği, saygı ve sevginin, hukukun ve etik değerlerin egemen olduğu bir Türkiye ve bir dünya özlemiyle...
31 Aralık 2004
ÖNSÖZ GİBİ
Türkan Saylan'ı size tanıtmak mı? Büyük bir hekim, cüzzam hastalığının baş savaşımcısı. Dünya ölçüsünde birçok ödüller kazanmış. Dernekler, vakıflar kurmuş, daha nice başarılarla bilim alanında ön yerde anılan bir Türk kadını!..
Bütün bunları biliyorsunuz!.. Ama en önemli nitelikleri yalnız bunlar mı? Yaşamını hep insanlara, insanlığa yarar sağlamakla geçirmesi başlı başına bir olay! Adını bugüne, yarma onurla taşıyacak kazanımlar...
Yetmiyor... Kişisel başarılar, hizmetler bir yana, kör bir toplumda, belleğini yitirmiş, yitirilmesi için binbir çaba harcanmış bir toplumda, yalnız mesleğinde üstünlük elde etmek, çevresine, toplumuna, sağlık alanında kalıcı çareler aramak sunmak yetmiyor. İstiyor ki, bir bireyi olduğu bu ülke, bu halk, bu toplum çağının bilimine, duyarlılığına, bilincine ulaşsın. Üstelik de karanlık güçlerin Atatürk aydınlığını karartmak için büyük çaba harcadıkları günümüzde...
"Cumhuriyetin Bireyi Olmak" diyor Saylan... Hastanelerde, koğuşlarda, muayenehanelerde yarar sağlamak, ölümcül hastalıkları yenmekle, yaşamını, ülke halkının sağlığını korumak, kurtarmak savaşı vermekle iş bitmiyor. Koskoca bir ülkeyi, bir halkı, cumhuriyetin, gerçek demokrasinin egemen olduğu bir bütünlükte yaşatmak, yaşatmanın çaresini bulmak...
Yazılar yazıyor. Kitaplar çıkarıyor. Konuşmalar yapıyor. Sağlığını, tüm gücünü vererek... Sonunda, bugün yüz yerde şubeleri olan bir dernek kuruyor, oluşturuyor, yaygınlaştırıyor: "Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği"...
Çağdaş yaşam, Mustafa Kemal Atatürk'ün ulaşmayı amaçladığı, tüm topluma da ulaştırmak için, kısacık yaşamında, o da, sağlığını harcayarak yaratmak istediği bir amaçtı, bir güzel ülküydü. Başardı da, işte örnekler, işte devrimler, işte ilkeler, işte Atatürk aydınlanmasının insanları. İşte içlerinden biri, Türkan Saylan...
"Cumhuriyetin bireyi" iseniz, bu tanıma en çok yakışan kişilerin başında Prof. Dr. Türkan Saylan'ın geldiğini biliyorsunuz... O, hem de benim Türkiye cumhurbaşkanlığına yakıştırdığım insandır. Politikacı değil, gerçek devrimci bir yurttaş... Toplumu bu çağdaşlık aydınlığında buluşmaya çağıran...
Bu yeni kitabında büyük bir bilinç ışığı yakıyor. Umutsuzluğu yenmek gücünü veriyor bize, size, hepimize...
Yalnız bugüne değil, yarına, yarınlara...
Oktay AKBAL
SUNU
Yıllardır çeşitli konularda duygu ve düşüncelerimi, arada da bilgi birikimimi topluma aktarmaya çalışıyorum. Bu paylaşma duygusu ve kalem-kâğıt tutkunluğum çok eskilere, çocukluğuma dayanıyor. Babaannemle yeni abc'yi söktüğümüz beş altı yaşlarım, üzerinde kırmızı-beyaz puanlı bluzüyle ilk karşılaştığımızda bayrağımızla özdeşleştirdiğimiz genç ilkokul öğretmenimiz Rükzan Akdeniz'in (Elgin) bizi okumaya ve yazmaya, Atatürk ilke ve devrimlerini anlamaya yönlendirdiği sekiz on yaşlarım, aynı zamanda bir şeylerin de başlangıcı oldu sanırım...
Ortaokula başladığımızda, yazı dersine gelen Edebiyatçı Lamia Bali öğretmenimizin, bize müzik notalarını öğretir gibi, aynı ciddiyetle, her bir harfi, kıvrımlarının boyutlarını, birbirleriyle bağlantılarını öğretip sevdirmesi, her öğle arasını Milli Eğitim Tercüme Bürosu'ndan gelen irili ufaklı, beyaz kapaklı kitapların tıkış tıkış durduğu ufacık bir kitaplıkta, pantazot kokuları içinde geçirmemizi sağlaması, o yaşlarda pek de anlamadan, şiir ve düz yazı tutkunu olmamızı nasıl da sağlamıştı.
Lisede, İngilizce öğretmenimiz Belkıs Boyar'sa, bize klasik eğitim yerine, İngiliz şairlerinin şiirleriyle ders anlatıyordu. Hepimiz ucundan köşesinden birkaç dizenin büyüsüne kapılıp sözcükleri yazmayı, okumayı, sembolik anlamları kavramayı sıkılmadan öğreniyorduk.
Edebiyat öğretmenimiz Tomris Ölmez ise, bize durmadan "kompozisyon" yazdırıyor, verdiği belli bir konuyu ya da kendi seçtiğimiz bir fikri, görüşü işlememizi ve daha sonra sınıfın önünde okumamızı istiyordu.
Fen bilimlerine merak sardığım ve tıp eğitimine vurulmuş olduğum halde, en çok sevindiren dersler, yazı, Türkçe ve Edebiyat, yaşamımı en çok etkileyen öğretmenlerim de bu dersleri verenler oldu...
Onlar, Cumhuriyetin kendilerine yüklediği sorumlulukların bilincindeydiler, bize kendi aklımızı, yüreğimizi kullanmamızı, kendimizi ve çevremizde, ülkemizde, dünyada olup bitenleri gözlemleyip sorgulama ve tanımlamamızı, ders dışı gelişmemizi, öğrenme, anlama açlığı duymamızı sağladılar; kâğıdın ve kalemin, harflerin, noktalama işaretlerinin, kitapların değerini, saygınlığını, davranışlarıyla öğrettiler, ülkemizi insanlarımızı tanıma, anlama tutkusunu aşıladılar.
Yıllardır, olanak buldukça yazdığım yazıları Aşkın Elçi derledi, yayına hazırladı. Kuşkusuz, insan yazdıklarının kitaba dönüşmesinden hoşlanıyor ama bunların okuyucular için anlamlı olup olmayacağını bilemiyorum.
Beni yetiştirenlere, Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşı olabilmemi sağlayanlara teşekkür ederken, bilinçli bir yurttaş olmanın sorumluluklarıyla birlikte, mutluluğunu da tüm insanlarımızla paylaşabilmeyi diliyorum.
SUNU 2
Bazı insanlar duygu ve düşüncelerini yazıya dökmeden edemezler. Çoğu kez çocuklukta başlar bu eğilim. Anadolu insanımızda sık görülen bir alışkanlık, bir iletişim yöntemidir küçücük kâğıtlara acemice yazılmış, duygu ve coşku dolu övgüler, istekler, dilekler... Hekimseniz hastalarınız, yöneticiyseniz halkın her kesiminden böylesi "name"ler alırsınız. Yazanın okur-yazarlığı yetersiz ise, çoğu kez aileden bir öğrenci ya da köyden bir öğretmen kaleme alır bu dilekleri. Öylesine içtendir ki çoğunu yanıtlamadan edemezsiniz.
Küçücük kâğıtlara dizeler, tekerlemeler yazıp gençler, yavuklularına iletir, kimi açık kimi gizlidir. Birkaç kuruş bulabilenler, zarfı ve kâğıdı rengârenk çiçekli bir mektup yollayarak karşısındakinin yüreğine işlemek ister... Yazmak, yazışmak, belki de çoğalmak, var olduğunu bir şekilde kanıtlamak anlamına da gelebilir.
Ben de oldum olası bir yerlere bir şeyler yazar buldum kendimi. Okuduğum bir şiiri, sıkıcı ders kitaplarının boş kalmış bir yarım sayfasına çekmek, yaşamımızı etkileyen özdeyişleri kâğıda yazıp duvara yapıştırmak ya da okuduğumuz kitapların etkileyici tümcelerinin altını çizmek gibi uğraşlardı bu ilk adımlar...
Kâğıt, kalem, kitap tutkusu müdür yardımcımız Lemia Bali tarafından 6. sınıfa başladığım Kandilli Kız Lisesi'nin kitaplığında görevlendirilmemle başladı sanırım. Bu tutku, lise yıllarında, edebiyat öğretmenimiz Tomris Ölmez'in bizlere "kompozisyon" yazdırması, kitap özetleri çıkarttırmasıyla gelişti, giderek bir tutku halini aldı.
İlk kişisel yazışmalarımızın, o dönemin çok gözde olan "hatıra defterleri"mize kalıcı satırlar döktürmekle başladığını söyleyebilirim: "Sepet sepet yumurta, beni sakın unutma...", "Hayatın dikenli yollarında ilerlerken, geride bıraktığın seni çok seven arkadaşını hep hatırla..." gibisinden. Edebiyat meraklıları ise böyle ilkel sözleri beğenmeyip ünlü yazarlardan ve çoğunu da anlamadan alıntılar yaparlar, anı sayfalarına uzun uzun, çoğu da bilmişlik kokan öneriler taşıyan yazılar yazarlardı.
Ortaokul ve lisede, yaz tatillerinde can arkadaşlarımla mektuplaşmak çok önemli bir uğraşım oldu. Lise yıllarında, yüzlerini görmediğimiz kalem arkadaşları ile yazışmak moda olmuştu. Kuşkusuz bundan da geri kalamazdık. Çok disiplinli bir kız okulunda okumamız ve ailelerimizin bizi karşı cinsten koruma uğruna kurduğu baskı ve kontrol mekanizmasını aşmanın da bir yoluydu bu kanımca.
Olağanüstü bir mektupçuluk dönemi yaşadığımı, bunun üniversite yıllarına da sarktığını anımsıyorum ve çok köklü ve yaşam boyu süren bazı dostluklarımı kalem ve kâğıtlara borçlu olduğumu biliyorum.
Meslek eğitimim sırasında, gördüğüm olumsuzlukları kâğıda döküp ilgililere iletmekle başlayan dışa açılımım daha sonra, tıbbi makale yazmakla gelişti. Ardından, yaşadıklarım ve gözlemlediğim olumsuzluk ya da ilginçlikleri, yorum ve çözüm önerilerimi toplumla paylaşmak ve geri bildirimler almak ister konuma geldiğimi algıladım ve gazete sayfalarında yer aramaya başladım.
İlk yazılarım ki çoğu tıpla ilgiliydi, sevgili Ali Gevgilili'nin yönettiği Milliyet'in ikinci sayfasında yer buldu. Bu ilk adımların beni ne denli coşturduğunu anlatamam!
Daha sonra, sevgili Sami Kara ören'in yönettiği Cumhuriyet'in ikinci sayfası, pek çok kişi gibi, benim de, topluma açılış pencerem oldu.
İnsanın duygu ve düşüncelerini çok kişiyle paylaşması, geri bildirim alabilmesi ve güncel yaşamda asla ulaşamayacağı insanlara uzanıp belki de harekete geçirebilmesi çok önemli ve çok değerli bir iletişim.
İlk yıllarda yayımlanan yazılarımı, "Cumhuriyetin Bireyi Olmak" adlı kitapta topladık, 3 baskı yaptı, pek çok yere, eve, öğretmene, gence ulaştı. O tarihten sonraki yazılarla şimdi yeni bir kitap oluşuyor.
Bu kitabıma "Sorunun Değil ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI OLMAK" alt başlığını koyuyoruz çünkü dikkat edilirse tüm yazılarda, var olan bir toplumsal sorunun kendi açımdan değerlendirilmesinin yanında, yurttaşlık bilincini taşıyan ve örgütlenmenin önemine inanmış dostlarla yaşayarak ve de çoğu kez el yordamıyla bulduğumuz ve uygulayarak doğruluğunu sınadığımız çözüm önerileri de var.
Son yılların Türkiye'si, önemli çalkantılar ve çelişkiler yaşadı, yaşıyor da. Tüm bu karmaşa içinde, ilkeli, dürüst ve çözümcü bir yurttaş olmak ve her şeyden önce kendi insanımıza, onun eninde sonunda başaracağına inanmak ve önünü açmaya çabalamak için yazıp durmak, çok güzel bir uğraş kanımca.
Yazmayı, üretmeyi, seslenmeyi sürdüreceğim, çünkü bu benim yaşamımın en anlamlı ve kendimce çok değerli bir yanı. Kâğıt, kalem ve kitaplar hepimizin dostu olsun!
Türkan Saylan
10.06.2003, Arnavutköy