ÖNSÖZ
Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sı 1968 Yunus Nadi Armağanı'nı kazanınca yeniden ilgi toplamıştı. O günlerden birinde evde çalışıyordum. Telefon çaldı. Dostum Dr. Cengiz Yurtoğlu:
- Yorgun Savaşçı'yı yeniden okudum, Kemal Tahir, babamı yazmış, dedi.
Cengiz'in babasının kim olduğunu bilmiyordum. Cengiz'in Selahattin'in oğlu ve Selahattin'in Yorgun Savaşçı'daki Cehennem topçu Cemil'in arkadaşı olduğunu böylece öğrendim. Yalnız bunu öğrenmekle kalmadım. Cengiz telefonda babasının anılarından söz açıyordu. Merak ettim:
- Belki yakın tarihimiz açısından ilgi çekicidir.
Yüzbaşı Selahattin'in oğlu, dileğimi olumlu karşıladı, anıları getirdi.
On beş cilt tutuyordu anılar. Dokuzu kırmızı ciltliydi ve "Aile Tarihi" adını taşıyordu, geriye kalan altı cilt siyah kaplı "Mektuplar"dan meydana geliyordu. Birinci cildin ilk sayfasının sağ üst yanında "Urfa, 22.6.1936" yazılıydı. Yüzbaşı, anılarına Urfa'da görevliyken başlamıştı. Ciltlerde sayfa numarası yoktu. Sekiz on sayfalık bölümler içinde yazılan anıların her bir bölümünün basma numara ve tarih konmuştu.
"25.10.1940 Edirne" başlığını taşıyan son bölümün numarası 128'di ve 4 Nisan 1921 yılına dek olayları kapsıyordu. Demek ki Selahattin Yurtoğlu, 1894-1921 arasındaki yaşayışını dört yılda kaleme almıştı.
Ne var ki, bunlara salt anılar diyemezdik; duygular, düşünceler, öğütler, şiirler, kesilmiş gazete ve dergi parçaları, fıkralar, hikayeler; ekonomi, politika, tarih, ahlak derslerine de sayfalar arasında sık sık rastlamak olanağı vardı. Zaten Selahattin Yurtoğlu, anılarını yayımlamak amacıyla yazmamıştı.
Peki bunca büyük çabaya neden girişmişti.
Birinci cildin ilk sayfalarında bu nedeni çocuklarına şöyle anlatıyordu:
"Babanız sıfatıyla hayatta en güzel başarılara götürecek yolları size göstermek görevimdir. Bunu yapmakla hem babalık ödevimi, hem de benden sonraki kuşaklara bugünkü kuşağın bilgilerini vermekle Türklük görevimi yapmış bulunuyorum. Yakın tarihi okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki, yüzyıl önce sonu felaketle bitmiş bir tutum, yüzyıl sonra bilinmediği için aynı biçimde tekrar edilmiş ve gene aynı felaketi doğurmuştur. Kafasını yormamış, dünü aramamış insanlar, bu zahmete kullanamadıklarından, bazen hayatlarını kaybetmişlerdir. Geçmiş tecrübeleri bilen ve her gün geçirilen hayattan ders alarak yaşayışlarını buna göre düzenleyebilenler, en güçlü adamlardır"
Görüldüğü gibi, "Aile Tarihi"ni önce çocukları için yazmıştır Selahattin Yüzbaşı; ne var ki, bu alçakgönüllü amaç içinde, "gelecek Türk kuşaklarına eski kuşağın bilgilerini duyurmak" dileği de yatmaktadır.
Bu dileği yerine getirmek, anıları yayımlamakla mümkündü.
Ama nasıl?..
On beş cilt olduğu gibi yayımlanamazdı. Okurken ve incelerken gördüm ki, Yüzbaşı'nın hayatı bir roman. Gerçi her insanın hayatı bir
romandır. Ama, Yüzbaşı'nın hayatı, yakın tarihimizin ün kazanmış kişileriyle ve yakın tarihimizin birinci derecede önemli olayları içinde yaşanmış bir roman. Ciltler boyunca uzayan ayrıntılarından, fazlalıklarından sıyrılır; dikkatli bir düzenleme yapılırsa, anılar bir roman bütünlüğü ve yapısına kavuşurdu. Son yıllarda okuduğum nice edebiyat yapıtı, büyük tarih olayları kesiminde insanın dramını dile getirmiyor muydu?
Yüzbaşı Selahattin, koskoca bir İmparatorluğun yıkılışını ve yerine yeni bir devletin kuruluşunu yaşamıştı. Ateş çemberinde geçirmişti yıllarını. Önemli kişilerin yamacında görev almıştı. İtalyan Harbi, Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, Millî Kurtuluş Savaşı'nı kapsayan dönemde iç ve dış çatışmaların, devrimlerin, isyanların, kahramanlıkların, cinayetlerin tanığı olmuştu. Turancılık özlemine kapılıp Asya'nın eşiğini zorlayan kuşağın ateşli örneklerinden biriydi.
"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan, Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir Turan "
dedikten sonra, Mütareke'nin karanlığında yenilginin çukuruna düşmek ve yıkıntının üstesinden Anadolu'ya geçerek Millî Kurtuluş Savaşı'nı sürdürecek gücü yüreğinde duyabilmek, bir insanın yaşamını alabildiğine değerlendiren büyüklüklerdi.
Yüzbaşı bir kuşağın dramını kişiliğinde yansıtan subaydı. Romanının gerçekliği, değerine katkıydı.
Yıkılan Osmanlılığın yerine Türklüğü koymak isteyen kuşağın, eski tragedyalara benzer ikilemini yüreğinde taşıyordu Yüzbaşı.
Neydi bu ikilem?
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlılık kavramı üstüne kurulmuştu. Devletin temeli sayılan ve sorumunu taşıyan Türkler de Osmanlıydı; Rumlar, Araplar, Yahudiler, Arnavutlar, Ermeniler... vb. da Osmanlıydı. Meclis-i Mebusan'da kürsüye çıkan Rum mebus:
- Biz sadık Osmanlıyız, dedikten sonra başlıyordu muhalefetine. Ve İmparatorluğun parçalanmasına yönelişleri taşıyan ulusçuluk akımları bu ortamda gelişiyordu. Osmanlılık çağ dışıydı. Devletin topraklarında yaşayan çeşitli ulusları birbirine bağlayacak ve bağdaştıracak bir kavram olmak niteliğini çoktan yitirmişti. Napoleon ordularının Avrupa'ya serptikleri tohumlar, Balkanlar'dan başlayarak Osmanlı topraklarında boy veriyordu.
Osmanlı devletinde ulusçuluk akımına kapılan Türkler, mantık açısından Osmanlılığa karşı olmak zorundaydılar. Türkçülük akımı; devlet için tehlikeli, aşırı, bölücü, yıkıcı bir akım sayılmaktaydı. Ne var ki, ulusçuluk akımları dışında kalamazdı Türkler. Çünkü, İmparatorluğun yapısında barınan ulusların ulusçuluk akımlarıyla karşı karşıya ve iç içe yaşıyordu. Balkanlar'dan Basra'ya dek her yerde kaynama, komitacılık, isyan, anarşi. Bir yandan sömürgecilik süreci içine girmiş Osmanlı Devleti. Düvel-i Muazzama Babıali'de etkin. Fransızı, Almanı, İngilizi Osmanlı devlet adamlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Yabancı kumpanyalar imtiyazlı. Kapitülasyonlar geçerli. Bu karmaşık ortamda Türkçülükle birlikte Turancılık da oluştu. Bir İmparatorluğun sorumunu yüklenen kuşak, o İmparatorluk batarken bir başka İmparatorluğun hayalinde düş kurmaya yöneldi. Balkanlar'dan Basra'ya uzanan bir ufukta güneş batarken Orta Asya'yı kapsayan tasarılar çekici geldi. 1911 'de Trablus'a savaşmak için gidenlerin 1914'ten sonra İran ve Kafkasya içlerine dalması olağan görülmelidir.
Ne var ki hayaller ne denli büyük olursa, yıkılış da o denli büyük oluyor. Birinci Dünya Savaşı'nın kahraman kuşağına savaşın sonunda uzatılan fatura çok ağırdı. Değer yargıları yıkılıyor, ahlak kuralları değişiyor, hukuk kuralları yetersiz kalıyor, sosyal kavramlar etkilerini yitiriyor, yer ayakların altından kayıyordu. Uygarlığın ancak tek dişi görünüyordu Anadolu'dan... Mehmet Akif'in,
"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar "
dizesindeki gibi.
Bu korkunç zelzele ortamında, kahramanlık adeta bir tutkudur Selahattin'de. Öksüz büyümüştür, "vatan, benim anamdır" diye diye... Vatan için ölmek bir ülküdür. Savaş sırasında bir görevini iyi yaptığı için Selahattin'i takdir eder Halil Paşa:
- Bence, en cesur adam, ölen adamdır, vatan için öldüğünü görmek isterim, diyerek.
Ama, neresidir vatan?
Trablus mu, Kafkasya mı, İran mı, Irak mı, Orta Asya mı, Anadolu mu?
"Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir..."
İşte bu dönemin acılı kuşağının romanıdır Yüzbaşı'nın yaşamı.
Yüzbaşı Selahattin'in romanının rakamla özeti şudur:
1910 yılında Harbiye birinci sınıfında 16 askerî idadî'den öğrenciler toplanır. Bu sınıf, orduya 422 piyade, 41 süvari subayı vermiştir. 1930 yılında, yani yirmi yıl sonra sınıf arkadaşları Dolmabahçe'de yıldönümü töreni düzenlerler.
Ama hayatta 54 kişi kalmıştır.
Yarı sömürge durumuna düşmüş bir İmparatorluğun paylaşılması üstüne savaşların uçsuz bucaksız cephelerinde bir o yana bir bu yana koşuşan subayların dramı.
Yüzbaşı'nın bu eksen üstüne romanlaşacaktı anıları.
Anıları, özüne ve sözüne ilişmeden, bütünlüğünü sağlayarak elden geçirmek yöntemini benimsedim. Yüzbaşı Selahattin'in yazdıklarını bazı tarih kitapları ve harp tarihi dergileriyle karşılaştırarak denetlediğim zaman, gerçeklere titizlikle bağlı kalındığını gördüm. Bu konuda ilgilerini esirgemeyen Emekli General Sayın Hakkı Kurtböke ve Sayın Sabahattin Selek de anılarla tarih gerçekleri arasındaki doğruluğu onayladılar. On beş cilt tutan anılardan bugünkü ortamda tepkiler yaratacak bazı sayfaları da çıkarmak zorunda kaldım.
Ve Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı.
Yayım sırasında bazı eleştiriler oldu. Bunlardan en önemlisi şuydu:
- Yüzbaşı Selahattin genç bir subaydır, diyorlardı, oysa anlattığına göre, savaş kesiminde kumandanlarına derin etkiler yapabilmiş, kararlar aldırabilmiş, yerli yersiz çıkışları olmuş. Bu tür davranışlara askerlikte olanak bulunmadığı gibi, anıların inandırıcılığı da yaralanmaktadır.
Başlangıçta bu eleştiri bana haklı geldi, ilgili sayfaları kitap halinde baskıya geçildiğinde çıkarmak istedim.
Ancak, daha sonra Selahattin'in kişiliği ortaya çıktıkça düşüncemi değiştirdim.
Zaten, Yüzbaşı 'nın her yazdığının gerçek olması da gerekmiyordu. Bir ünlü yabancı düşünür: "Anılarım söylemek istediklerimdir, itiraflarım söyleyebildiklerimdir" demiş. Bir insanın anılarında gerçekleri olduğu gibi ve bütünüyle yansıtmasını istemek geçersizdir. Her insanın gizlemek istediği olaylar vardır. Ya da böyle bir isteği bulunmasa da, kişi, yaşadığı olayları çeşitli nedenlerle çarpıtabilir, olduğundan başka biçimde anlatabilir. Bu konuda çok hikaye, roman, oyun yazılmıştır. Bir trafik kazasını gören dört kişi bile, olayı başka başka biçimlerde dile getirirken, bir koskoca savaşa katılmış kişilerden nasıl tarihsel objektivite bekleyebiliriz? Hiç kuşkusuz, Selahattin Yüzbaşı'nın anıları iddialarını taşıyabilir ya da kendi çapının ölçülerini yansıtabilir.
Ne var ki, okunduğunda Yüzbaşı'nın kişiliğiyle anıları arasında çocukluğundan beri değişmez bir bağıntı sezilecektir. Daha başka bir deyişle, çocukluğundan başlayarak Selahattin Yüzbaşı'yla anlattığı olaylar doğal biçimde birbirlerini tamamlamaktadır. Ayrıca, bugünkü ortamda yadırganacak bazı olayların o dönemde yaşandığını tarih bize söylemektedir.
O günlerin niteliğini kavramak için bir başka kaynağa başvurabilir, hatta Selahattin Yüzbaşı'yı bu kaynaktan yararlanarak irdeleyebiliriz. Yüzbaşı Selahattin, yalnız Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı'sına konu olmuş değildir. Celal Bayar'ın Ben de Yazdım adlı eserinin altıncı cildinde çeşitli yerlerde Selahattin Yurtoğlu'nun adı geçer. Hasan İzzettin'in Kutsal İsyan'ında (cilt 6, sayfa 314-318), General Ali Fuat Cebesoy'un Millî Mücadele Hatıraları'ndan (sayfa 346-349) aktarılarak Yüzbaşı'nın ilginç bir hikayesi anlatılır:
"Millî Kurtuluş Savaşı'nın ilk kaygılı döneminde, Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa, İstanbul ile Ankara arasında bir seçim yapamamış durumda ve tereddütler içindedir. Kıdemli Kolordu Kumandanı olduğundan, vereceği karar önemli etkiler yaratacak, birçok birliği etkileyebilecektir. O sırada Bursa'da 56'ncı Tümen Kumandanı Bekir Sami'nin yaveri olan Yüzbaşı Selahattin, hiçbir yetkisi bulunmadığı halde kendiliğinden telgraf başına giderek, Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa'yı arar:
- Paşa Hazretleri, 56'ncı Tümen Yaveri Yüzbaşı Selahattin karşınızdadır.
- Ben, Mustafa Kemal Paşa'yım.
- Paşam, Yusuf İzzet Paşa, Bursa'ya geldi. Yolda 172'nci Alay Kumandanı Osman Bey'in ellerine kelepçe vurarak Bursa'ya getirdi. Kurşuna dizdirmek istedi. Bekir Sami Bey'in çalışmalarını engelli yor. Ulusal örgütlerin ve subayların morallerini kırıyor. Bu olumsuz davranışları hepimizi isyan ettirdi. Emriniz ne olacaktır.
Mustafa Kemal:
- Şimdi bazı emirler yazdıracağım, bundan sonra seninle telgraf başında görüşmek zorunda kalırsak, sana öbür adını soracağım. "Gök" diyeceksin. Seni sanarak başkasıyla görüşmek gafletine düşmeyelim.
Ve sonra Mustafa Kemal Paşa, Yusuf İzzet Paşa'ya şöyle bir telgraf yazdırır:
"... siyasî ve askerî en önemli kararların verilmesi günlerindeyiz. Sizin de görüşmelerde hazır bulunmanız yararlı olacaktır. Ankara'ya teşriflerinizi rica eder, saygılarımı sunarım." Mustafa Kemal Paşa, 56'ncı Tümen Kumandanı Bekir Sami Bey'e de şöyle bir telgraf çeker: "Yusuf İzzet Paşa'ya yazdığımız şifreyi okuyunuz. Kendisine bir şey duyurmadan ve kırmadan Ankara'ya gelmesini söyleyiniz. Gelmemekte direnirse, kendisini tutuklu olarak Ankara'ya göndermenizi dilerim."
Mustafa Kemal bundan sonra Selahattin'e şu emri verir:
- Bekir Sami Bey'e gösterdikten sonra Yusuf İzzet Paşa'nın şifresini kendisine veriniz. Onun çok ivedi olarak Ankara'ya yollanmasını sağlamak üzere Bekir Sami katında gücünüzün son haddini kullanınız. Yusuf İzzet Paşa, Ankara'ya gelmemek için diretirse, tutuklayarak Ankara'ya gönderiniz. Bu davranışınıza Bekir Sami Bey engel olmaya kalkarsa, onu da tutuklayarak Ankara'ya gönderiniz."
Bundan sonra "Kutsal İsyan" şöyle devam ediyor: "Mustafa Kemal ile Ali Fuat Paşa, telgrafhaneden çıktıktan sonra Selahattin'i tanıyıp tanımadıklarını düşündülerse de, bellekleri onlara bu adda hiçbir subay bildirmedi. Karargaha vardıklarında Selahattin Bey üzerine epeyce bilgi aldılar. Bu yürekli yüzbaşı, Kafkasya ve Irak cephesinde iri kıyım kumandanların yanında başarılı görevler yürütmüştü.
Mustafa Kemal:
- İnşallah yarın Selahattin'den hayırlı haberler alırız, dedi, ben bu subayın vermiş olduğum emirleri yerine getireceğini umuyorum."
Gerçekten Selahattin Yüzbaşı, emirleri yerine getirmiş, Yusuf İzzet Paşa'yı -tutuklamaya gerek kalmaksızın- Ankara'ya yollamıştır. Sonra da telgrafhaneye giderek:
"- Başka emriniz var mı Paşa Hazretleri? diye sormuştur."
Olay, Yüzbaşı'nın karakterini apaçık ortaya koymaktadır. Tümen Yaveri, hem Tümen Kumandanını, hem Kolordu Kumandanını tutuklamak için Mustafa Kemal Paşa'dan emir almaktadır.
O dönemin koşulları içinde bu tür olayları doğal karşılamak gerekir. Yakın tarihimizin benzer olaylarla dolu olduğunu unutmayalım.
Yüzbaşı Selahattin'in anılarının birinci bölümü bu kitapta toplanmıştır. Mütareke'ye dek gelen bu bölümden sonra, Millî Kurtuluş Savaşı bölümü kalıyor.
Koşullar elverirse, önümüzdeki aylarda ikinci bölümü de yayımlamak istiyoruz.
Böylece, Yüzbaşı'nın gelecek kuşaklara duyurmak istediklerine iletken oluyoruz. Bu görevi yaparken, Selahattin Yurtoğlu'nun anılarda kullandığı dile mümkün olduğunca dokunmak istemedim. Ne var ki, aradan geçen sürede, hem kelimeler eskimiş, hem cümle yapılarında değişiklikler olmuş. Bu nedenle zorluklara boyun eğdim. Anıların yaşandığı dönemlerin havasını günümüze aktarabilmek için bazı sözleri ve terimleri bazı yerlerde olduğu gibi bıraktım. Sözgelişi bazı yerlerde; "mülazım", bazı yerde "teğmen", bazı yerde "miralay", bazı yerde "albay" sözcüklerinin kullanılması, bir dalgınlık değildir, bilerek yapılmıştır.
Sözlerimi bitirirken Yüzbaşı Selahattin'in anılarının yayımlanmasında gösterdikleri anlayış için çocuklarına ve başta dostum Dr. Cengiz Yurtoğlu'na teşekkürlerimi bildirmek isterim. Bu anlayış sayesinde Yüzbaşı'nın anıları kamuya mal edilmiş, yeni kuşaklara sunulmuştur.
İlhan SELÇUK
23 Nisan 1973