Rıza Algül, bu yeni kitabında, dine ve devrimlere ilişkin kaba bakış açılarına karşı bizi uyarıyor.
Yazar, geniş bir tarihsel ve teorik irdelemeyle bize, dinlerin ve devrimlerin yalnızca uzlaşmaz ve çatışmalı alanlar olmadığını gösteriyor.
ÖNSÖZ
"Dinler ve Devrimler" başlığını taşıyan böyle bir çalışmaya neden gerek duyulduğu sorulabilir. 3. binyıla ve 21. yüzyıla adım atmış bulunurken, bilim ve tekniğin yeryüzünde ve uzayda, kutsal kitaplarda yazılı dogmaları şaşırtıcı hızda yıka yıka ilerlediği; ve buna karşı-tepki olarak din devleti (şeriat) seslerinin yükseldiği bu aşama, böylesi soruları akla getiren bir neden olabilir. Fakat, bir uçta, egemen sınıfın din kurumlarının dinsel buyrukları insanın dışında görmekle aslında dini ve din tarihini insanın dışında görmesi; diğer uçta, dindışı eleştirinin yaklaşık son (20.) yüzyıldan bu yana insanı dinin ve din tarihinin dışında görmesi; ama sonuç bakımından ikisini birleştiren "ortak" öge olarak din ile devrim kavramlarının her zaman her durumda birbirlerini dışlayan, uzlaşmasız ve karşıt kavramlar olarak anlaşılıyor olması; böylesi soruların en güçlü ve asıl nedenidir.
Söylemek durumundayım ki, ilk insandan bu güne binlerce yıllık insanlık tarihinde, dinlerle devrimleri yalnızca uzlaşmasız ve çatışmak iki düşünce ve iki davranış biçimi olarak görmek tarihsel diyalektik açıdan eksik ve yanlış olduğu gibi, aynı zamanda, bu soruna, dine bakış açısı her dönem için hiç değişmeyen egemen-sömürücü sınıfların bakış açısıyla bakmaktır. Evet, bir sömürü ve zulüm düzenini koruyan ve sömürüyü -bu günün "modern" tabiriyle kân- "helal" diye sonsuza dek tanrı buyruğuna bağlayan bir iktidar dini, geçmişte de bugün de devrimlerle hiçbir zaman uzlaşmadı ve uzlaşmayacak da...
Ancak bir de, bırakalım ilk insanların dinlerini, sınıf ayrımının her yönlü belirginleştiği son 3000 yıllık dinler tarihinde ortaya çıkan dinlerden hiçbirinin kurucusunun bir kral, imparator, sultan, emir, şah ve padişah değil de bir çoban (Musa), bir marangoz (İsa) ve önce yetim ve yoksul iken sonra orta durumda bir tüccar (Muhammed) olarak halk sınıfları içinden çıkan ve sömürülenlerin ve ezilenlerin doğrudan maddi-sosyal taleplerinden hareketle manevi taleplerine tercüman olan din önderlerinin durumuna bakılırsa, teorik açıdan tamamen başka bir gerçek ortaya çıkar.
Şöyle ki, egemen iktidarlara kafa tutmuş bu dinlerin ve hatta sayısız mezhep ve tarikatların pek çoğu, bizzat kendi koşullarının devrimci birer halkalarıdır; birer devrimdir. Bu demektir ki, ortaya çıkış nedenleri ve oynadıkları siyasal rol bakımından devrimci nitelik taşıyan bütün bu dinlerin, mezheplerin ve tarikatların düşman olarak karşılarına aldıkları alt sınıflar değil de egemen-üst sınıflar olması, her dinsel örtülü hareketin her durumda ve her zaman devrimlerle karşı karşıya gelmediklerini ortaya koyar. Özellikle ortaçağda, devrimciliklerinden kuşku duyulmayan Anadolu ve Batı halk hareketlerine önderlik edenlerin hemen tümünün kendi anladıkları anlamda dine inanan birer din adamı, tarikat lideri, şeyh, dede veya papaz oluşu bu gerçeği doğruladığından, somut kanıt olsun diye, kitap içinde bazıları örnek olarak gösterilmiştir.
Ayrıca, bu çalışma ile yapmak istediğim, dinlerle devrimlerin başlı başına neler olduklarını, insanların ve dolayısiyle toplumların yaşam ve düşünce alanına neden ve nasıl girdiklerini bütün boyutlarıyla irdeleyerek, bir anlamda insanlık tarihini yeniden yazmak değildir. Eğer yapabildiysem, bu çalışma ile yapmak istediğim, genel bir anlayışa dönüşmüş biçimiyle binlerce yıllık tarihin yanlış ele alınmasından dolayı çıkarılan yanlış sonuçlara dikkatleri çekerek, dinlerle devrimlerin nerede ve nasıl uzlaşıp nerede ve nasıl çatıştıklarını ortaya koymak; ve böylece doğruların yeniden güçlenmesine katkıda bulunmaktır.
"Yeniden" diyorum; çünkü devrimlerle çalkalanan 20. yüzyılda, marksizmin teorik analizleri de dahil o güne kadar bilimsel olarak dinler ve devrimler ekseninde ortaya konan teorik yöntem ve veriler daha da ilerletilmesi bir yana, gitgide unutulmaya başlandı. Ve bu, dinsel hisleri olan sıradan halkı eğitmediği gibi, solun ya da devrimcilerin teorik bakımdan yanlış şekillenmesine yol açtı. Böylece, egemen sınıfların bir aracı olmak dışında bir iş yapmayan resmi din kurumlarının bütün dünyada devrimlerin karşısında yer almasının solun ya da devrimcilerin bu yanlışa sürüklenmesinde etkili olduğu elbette ki bir gerçek ise, aynı zamanda, bilimsel teoriyi ölçü almak yerine egemenlerin çizgisinde yürüyen solun bağımsızlığını yitirdiği de bir başka gerçektir.
Oysa ki, binlerce yıl boyunca dinlerle devrimlerin toplum yaşamında nasıl birer etken olduklarına yanıt almak için kendine soran insanlık, yanılarak-düzelterek 20. yüzyıla kadar çok olumlu sonuçlar elde etmiş ve dinlerle devrimleri, hak ettikleri biçimde niteleyerek hak ettikleri yere koymuştu. Solun ya da devrimcilerin (sözde mi pratikte mi olduğu tartışılır, ama) kendilerine referans aldıkları marksist teorinin ortaya çıkması da böyle anlaşılmalıdır. Marksizmin en temel ilgi alanlarından biri -belki de ikincisi- dindir. Ancak, geçen yüzyılın solu ya da devrimcileri, marksizmin din üzerine söylediklerinden sadece "din halkın afyonudur" tümcesini ezberlemek dışında bir adım ileriye atmadı.
Bu çalışmaya başlarken, o güne kadar yeterince yapmadığımı yaparak marksist kaynakları yeniden ve daha geniş boyutta inceledikten sonra daha açık olarak gördüm ki, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de teorik bakış açılarının marksizm olduğunu söyleyenlerin çok büyük kesimi, tarih-din-devrim bağlamında teorik gıdasını marksizmdışı şeylerden alıyor. Maddeci olmayı manevi-tinsel olanı reddetmekle, marksist olmayı dinsel olanı reddetmekle eşitleyen bir tür "marksistlik"tir bu.
Konunun belli temel taşlarını yerli yerine oturtmak için, bu çalışma içinde genel din kavramı üzerinde durulmuş, fakat Hıristiyanlık ile İslam dinine daha geniş yer verilmiştir. Bunun yanında, bu dinlerin resmi çizgilerini aşarak, İran'da, Anadolu'da ve Batı Avrupa'da dogmaların dini yerine düşüncelerin dinini benimseyen aykırı hareketlerin paralellikleriyle farklılıkları karşılaştırmalı örneklemelerle verilmiştir. Bu örneklemelerden de anlaşılacağı gibi, 19. ve 20. yüzyılın açık siyasal devrimleri bu çalışmanın ana konusu değildir. Bu çalışmanın ana konusu, modern devrimlere de tarihsel pekçok katkı sunan, fakat bu tarihler öncesi insanlığın geçirmiş olduğu toplumsal dönüşümlerde dinlerin ve devrimlerin anlamını ve misyonunu bulmaktır.
Ocak 2001
GİRİŞ
Dinler ve devrimler, kavram olarak toplumsal karakter taşırlar. Ancak, bu her iki kavramın, tarih boyunca insanlığın bütün yaşamında aynı ya da eşit ağırlığa ve süreye sahip oldukları söylenemez. Çünkü dinler, ancak sanayi devrimlerine kadar devrimlerin özü değil ama, biçimi olmuşlardır. Fakat sanayi devrimlerinden sonra, dinsel biçimli devrimler nesnel gelişmenin vardığı ileri aşamada kendiliğinden son bulmuş ve din, devrimlerin biçimi olmaktan çıktığı için siyasal devletten de elini çekerek [çektirilerek] bireyin vicdanına -deyim yerindeyse ilk olarak kendisini yaratan mekâna- geri dönmüştür. Devrimler ise, daha yalın olarak sosyal, siyasal, ulusal, demokratik, kültürel... biçimlerde hâlâ sürmekte ve sürecektir. Dinin devrimlerin biçimi olmaktan çıktığını söylerken, dinin, insanın ve toplumun düşün dünyasından da tümüyle çıktığını söylemedik. Tersine, dinsel inanç, sanayi-teknik bakımdan gelişmemiş dünyanın büyük bir bölümünde, bazen devrimlerin karşısında, bazen de yanında yer almaya devam ediyor. Bu nedenle insanlar, bütün ilişkileriyle kendilerini din ve devrim kavramlarının dışında oldukları sanısını taşısalar da, farkına varmadan ya biri ya diğeri ya da her ikisiyle karşı karşıya veya yan yana bu Umdukları bir ilgi veya ilişki içindedirler. Bu bakımdan, dinler ve devrimler üzerine konuşulduğu zaman, aslında her iki kavramın da mekânı olan ve binlerce yılın bütün birikimleriyle şekillenmiş insanı, yani kendimizi konuşuyoruz.
Ancak şu var ki; insanlar, genellikle ve çoğu kez, insanoğlunun siyasal-tarihsel bir zaafı olan tarihsel olaylara kendileri dışında bakma alışkanlığından dolayı, toplumsal yaşamın içinde birer etken oldukları oranda bireyin yaşamında da etken olan ve en azında şimdilik olmaya devam eden din ve devrim olgusuna da ya tek yönlü ya da tümden kendileri dışında bakarlar. Genellikle dinsel görüşlü olanlar devrim kavramını, devrimci görüşlü olanlar din kavramını pek, ya da hiç düşünmek istemezler.
Oysa, tarihin yaşamsal gerçeğinde -hatta bugünün gerçeğinde de dinlerle devrimler, sanıldığı gibi her zaman ve tümden birbirlerinden bağımsız, birbirleriyle ilişkisiz ve uzlaşmasız değildirler; öyle ki, tıpkı insanın maddi gerçeğiyle manevi gerçeğinin birbirinden tümden bağımsız, birbiriyle tümden ilişkisiz ve uzlaşmasız olmadığı gibi...
Bu çalışma içinde ayrıntılarını verdiğimiz gibi, yüzlerce veya binlerce yıl geriye bakıldığında çok açık olarak görülecektir ki, maddi gerçekliğine bağlı olarak insanın bugünkü manevi gerçeği tarihteki manevi gerçeğiyle ölçülemeyecek oranda farklılaşarak yenilenmiştir. Ancak, bir şeyin farklılaşmasıyla ortadan kalkmış olması aynı şeyler olmadığı hatırlanırsa, şu nesnel gerçeğe varılır: Farklılaşmış da olsa ve pek o kadar güçlü de olmasa, doğaüstü (tektanrıcı) ve doğal (çok-tanrıcı) gizil güçler bir toplumun ruhsal yapısında bir unsur olarak hâlâ yer buluyorsa, orada, maddi olanlarla manevi olanlar birbirlerinden bağımsız ve ilişkisiz olmadıkları gibi, her durumda uzlaşmasız da değildirler. Bunun hem tarihte ve hem de günümüzde sayısız pratik örnekleri vardır.
Tarihsel örnekler olarak, Batı'daki 15. ve 16. yüzyıl devrimci köylü hareketlerini, Fransız Devrimi'ni alabiliriz; Doğu'da Iran, Arabistan ve Anadolu'da Mazdek, Babek, Karmat, Babai, Bedreddin vb. hareketlerini alabiliriz. Bunların her biri birer devrimci kalkışmadır ve
bu devrimlerde yer alan binlerce ve milyonlarca insanın düşünce dünyasında, tam da onların devrimci istemlerine uygun inançların ve kutsal simaların olmadığını kim söyleyebilir? Karl Marks, Luis Bonaparte'nin Onsekizinci Brumaire'de, gayet nesnel olduğu gibi konumuz bazında çarpıcı olan şunları söylüyor: İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi isteklerine göre, kendi seçtikleri koşullar altında yapmazlar bunu, doğrudan doğruya daha önceden var olan geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar... ve (insanlar) kendilerini ve çevrelerindeki şeyleri dönüşüme uğratarak yepyeni bir şey yaratma uğraşı içinde gördükleri zamanda bile, tam devrim bunalımı dönemlerinde, geçmişin ruhlarından kendilerine yardım ararlar, tarihteki yeni sahneyi o eski saygıdeğer kılıkta ve başkasının ağzıyla ortaya koymak için, geçmişin adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar." Hatta 20. yüzyıl devrimleri olarak Sovyet, Çin, Latin Amerika vb. sosyal ve ulusal kurtuluş devrimlerinde de, bu devrimlerin başarısı için açıktan veya içten, ama inandıkları biçimde tanrıya dua edenlerin olmadığını söylemek mümkün mü? Hayır, mümkün değildir ve nedeni de şudur:
İnsanlık dinsel tasarımlarda bulunmuşsa, bunu, kendisine engel çıkarsın diye değil, tersine, destek olup yarar sağlasın diye yapmıştır. Bundan ötürüdür ki, az veya çok dinsel inaçlar taşıyan her insan, tarihin her döneminde değişen somut ihtiyaçlarını elde etmek için kendi maddi ve ruhsal gerçeğiyle uzlaştırıp kendisiyle özdeşleştirdiği bu dinsel güçlerden yardım beklemiştir. Uzlaşmayan dinsel çatışmalar ise -ki tarihteki "Din Savaşları" adı ile çokça savaş sıralanabilir-, kendi başlarına dinlerin uzlaşmazlığından değil, sömürülen ve sömüren olarak sınıflaşmaya dayalı maddi-sosyal bölünmüşlükten dolayı uzlaşmamak nedeniyle ortaya çıkmışlardır.
Kabul etmek gerekir ki, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de devrimci hareketlerin teorik açıdan en zayıf olduğu alan, dinin kendisi ve dinler tarihidir. Din ve dinler tarihi, üzerine düşünülmesi veya ilgi duyulması "gereksiz bir alan" olarak devrimci hareketlerin bilinç altına öylesine derin bir alışkanlık biçiminde yerleşmiştir ki, tersini ileri sürerek bu hareketlerin düşünce ve ilgilerini yeniden bütünlüklü bir dinler ve devrimler tarihi üzerine çekmek olanaksız değilse de, oldukça zordur. 18. Yüzyıla kadar tarihin, pek çok açıdan ve bazen tümüyle, din ile devrimleri hem karşı karşıya hem de yan yana getirdiğinden bilgi sahibi olamamanın bunda belirleyici olduğu bir gerçektir. Oysa tarih, sanayi devrimlerine kadar, özü sosyal devrim olduğu halde biçimi din olan sosyal hareketlerle dopdoludur. Bu açıdan, modern çağa kadar toplumdaki din ile devrimlerin sınır çizgilerinin nerede ve nasıl birleşip, nerede ve nasıl çatıştığını bulup çıkarmak, üzerine çok iyi düşünülmeden mümkün değildir. Hele de bu coğrafik alan, hemen bütün tektanrıcı dinlerin mekânı kabul edilen Doğu ise, bu tez çok daha geçerlidir. Bu nedenle Karl Marks, Muhammed ve İslam üzerine Friedrich Engels'e 2 Haziran 1853'te yazdığı mektupta, şunları diyecekti: "... Dine gelince, soru, genel ve dolayısıyla kolaylıkla yanıtlanabilen bir noktada odaklaşıyor: Doğunun tarihi neden dinler tarihi olarak görünüyor? (a.ç.KM.)" (1)
Bu isabetli tespitin günümüz için anlamı şudur: Devrimcilerin, din tarihine kayıtsız kalmakla aslında devrim tarihine de kayıtsız kalmaları, tarihsel materyalizm açısından olduğu gibi devrimci politika açısından da son derece yanlıştır; ancak bu yanlışın sadece Türkiye'ye özgü olduğunu söylemek de başka bir yanlıştır. Tersine, bu yanlış anlayış, aşağı-yukarı Marks ve Engels sonrası dünya sosyalist hareketlerinde basit eksiklikler veya küçük hatalar olarak başlayan, fakat süreç içinde büyüyerek bir anlayışa dönüşen bir yanlıştır. Ve diyebiliriz ki; Türkiye'deki durum dünyadaki durumun bir yansımasıdır.
Batı veya ekonomik bakımdan gelişmiş bütün ülkeler, din tartışmalarını geride bırakalı çok oldu. Ancak, örneğin din tartışmalarının Batı'da yoğunluk kazanması, 16. ile 20. Yüzyıl başlarına kadarki dönemdir. Ki bu dönem, aynı zamanda din devletleriyle hesaplaşmaktan dolayı dini tartışmaları da gündemleştiren; ve toplumsal gelişmeye ayakbağı olan teokratik biçimli feodal devletleri yıkmak, dini toplumu siyasal-hukuk alanından çıkararak laik burjuva devletler kurmak üzere ayağa kalkmış burjuva devrimlerinin önüne geçilmez biçimde başarısını haykırdığı dönemdir.
Yaklaşık 400 yıl süren bu fırtınalı yıllarda din, -basit ayrıntılarını geçelim- en temel unsurlarıyla dahi sorgulanıp tartışıldı. Tartışılmak zorundaydı; çünkü iktidarını kurmuş veya kuracak yeni sınıf burjuvazinin, eski feodal sınıfın teokratik devletine ideolojik biçim olmuş teolojik dogmalara ve kurumlara saldırmadan, bu dogmaların ve kurumların toplum üzerindeki etkinliğini kırmadan ve yerine kendi ideolojik etkinliğini kurmadan iktidar olması veya iktidarım sürdürmesi olanaksızdı. Bu sebepten, Batı burjuvazisi yapılması gerekeni yaptı ve başardı. Gelinen süreçte -örneğin bugün- Batı'da dinsel tartışmalar bitmiştir.
Fakat aynı Batı'ya, bir de bu devrimlerin doğum arifesinde ve esnasında bakarsak, durum farklıdır: Burjuva sınıf ile feodal sınıf arasındaki iktidar çatışmasına bağlı olarak önce burjuva ideolojisi ile feodal ideoloji çatışıyordu. Burjuvazinin galip gelerek burjuva iktidarın ayaklarını yere sağlam basmasından sonra, toplumsal ilerlemeyi sağlayan ana çelişkilerin ve ana uçların niteliği, amaç ve hedefleri de değişti: Burjuvazi, 19. Yüzyıl ortalarından sonra devrimciliğinden pek az bir eser kalmış olarak esasta gericileşmişti; fakat buna karşı, kapitalist üretimle birlikte doğan ve zaman henüz biraz erken olsa da, ileriyi temsil eden ve geleceğin iktidar adayı olan emekçi sınıf, devrimci görevleri burjuvaziden devralmıştı. Bu toplumsal ve tarihsel değişime bağlı olarak, genel ve temel düşünce alanında da yeni değişimler ve çatışmalar uç vererek keskinleşti. Karl Marks ile Friedrich Engels'in yeni bir teorik cephe açmasıyla birlikte, burjuva ideologlarıyla teologlar Marks ve Engels' e karşı birleştiler. Gerek bu döneme kadar ve gerekse bu dönemden sonra, hem uzun ve hem de yoğun olarak din üzerine tartışmalar sürmüştür. Bu, her hangi birinin istemine bağlı olmaksızın nesnel toplumsal koşulların depreştirdiği doğal bir süreçti.
(1) K. Marks F. Engels, Seçme Yazışmalar 1844-1864, sf. 89, Sol Yayınları, Ankara 1995