Dağınık, savruk, unutulmaya dönük Alevi fıkraları 'dost meclisleri'nde su üstünde kaydırak taşları gibi sekiyorlardı; bir süre sonra bellek denizinde kaybolup gitmeleri işten değildi. Miyase İlknur, bu iş için biçilmez kaftandı, üstlendiği işlevin üstesinden hakkıyla geldi ve zengin belgeselin ilk kitabını yazdı.
Sunuş
'Bektaşi Babası', nam-ı diğer 'Baba Erenler' açık fikirlidir, nekredir, nüktedandır, esprilidir, hoşgörülüdür, güleçtir..
Bağnazlığın karşısındadır..
Alçakgönüllüdür, hayatı sever..
Gerçekçidir..
Dosttur.
Bektaşi, dünyanın hiçbir ülkesinde eşi emsali bulunmayan bir felsefi mizahı Anadolu'da türetmiştir..
Bektaşi Babası halktır..
İçimizden biridir..
Anadolu kültürünün türettiği bir 'can'dır..
'Baba Erenler'le hısım akrabayız, onun her deyişinde biz varız..
Her nefesinde biz dile geliyoruz..
Anadolu halkının yaratıcılığı, evrene özgürce bakışı, hoşgörülü dünya görüşü, bağnazlığa başkaldırısı, 'Bektaşi-Alevi kültürü'nde yoğruldu, mizahın hamurunda fırınlandı.
****
'1923 Aydınlanma Devrimi'nin Anadolu'daki kökenleri hangi kaynaklardan esinlendi?..
Yalnız 'Batı'da mı kökleri?..
Anadolu'nun bu büyük dönüşümünün tohumlanmasında Alevi-Bektaşi kültürü nasıl bir yer tutuyor?..
Anadolu aydınlanması, halk kesimindeki doğal desteğini ve yandaşlarını Alevi-Bektaşi kesiminde buldu.
Ne var ki bu olgu Alevi-Bektaşi kültürünün 'Aydınlanma Felsefesi'nin akılcı öğretisiyle özdeş olduğu anlamına gelmez; ama, Alevi-Bektaşi kesiminde Aydınlanma'nın şafağına uyumlu bir felsefenin izleri de görmezlikten gelinemez.
Bir Meclis 'te "tütün haram mıdır, helâl midir" tartışması açılmış; Bektaşi Babası tiryaki olduğundan sormuşlar:
-Baba Erenler sen ne dersin?.. Tütün haram mı helâl mi?.. Bektaşi diyalektik mantıkla yanıtlamış:
-Helal ise içiyorum, haram ise yakıyorum.
Alevi-Bektaşi kültürünün Anadolu'da Aydınlanma Devrimi'ne destek oluşu, sonuçta evrensel bir değer taşıyor; inancın akılla buluştuğu alanlar, az da olsa, yok değildir.
****
Mizah inançla yapılamaz, aklın ürünüdür, zekânın türetimidir.
Bektaşi fıkraları da Türk mizahının dünyada eşi menendi bulunmaz örnekleridir; ağızdan ağıza, dilden dile, kuşakları aşarak bugünlere ulaşmış bir dünya görüşünün paha biçilmez edebiyatıdır.
İnançtan mizah çıkmaz, çünkü inanç yaşadığımız olayları yergileyecek bir içerik taşıyamaz; kulluk, tevekkülle özdeştir. Her olay karşısında boynunu büken kulluk töresinde, cami ya da kilise öğretisine karşı çıkışı boşuna aramayın!.. Dinsel öğretinin kalıplarında aklını eritmiş, yargılayıcı bakışını ancak dinsel kurallara uymayanlara çevirmiş bir softanın, zekâ şimşeğini mızrak gibi kullanıp mizah yapması olanaksız gibidir.
Bektaşi mizahı bu alanda olağanüstü örnekleri içeriyor.
Herkesin bildiği şu küçücük fıkrada tohumlanan özgür düşünceye nasıl hayran olunmaz:
Hoca camide vaaz veriyormuş:
- Allah bîmekândır; ne yerdedir, ne göktedir, ne sağdadır, ne soldadır...
Bektaşi seslenmiş:
-Ulan, yoktur diyeceksin, ama, dilin varmıyor.
****
Alevi-Bektaşi kültürünün iç içeliği bir bütünlük oluşturuyor. Ancak geleneksel kültürümüzde Nasrettin Hoca ile eşdeğerli Bektaşi Babası'dır. Bu nedenle genelde hep Bektaşi mizahından söz açılır.
Bektaşilik, Alevi dünyasında bir tarikattır gerçi, ayrılık gayrılık yerine kültür birliği temelinde özdeşliğin paylaşımı söz konusudur. Yine de merakımı çekmiştir. Alevi dünyasının enlem ve boylamlarında yer alan nice tarikattan niçin yalnız Bektaşi mizahının fıkraları dilden dile dolaşıyor?..
Bu güzelim dünyanın serdengeçtilerinden Miyase İlknur'a bir gün sordum:
-Alevi fıkraları yok mu?..
-Olmaz olur mu?..
Gerçekte sorum kasıtlıydı, çünkü sağda solda düzenlenen Alevi sohbetlerinde Kızılbaşlardan nice fıkra dinliyor, nükte işitiyorduk; meclislerde yerginin bini bir paraydı, espri küpü nice dost vardı; ama, elde avuçta yazılı bir derleme yoktu.
Dağınık, savruk, unutulmaya dönük Alevi fıkraları 'dost meclisleri'nde su üstündeki kaydırak taşları gibi sekiyorlardı; bir süre sonra bellek denizinde kaybolup gitmeleri işten değildi.
Miyase İlknur'a dedim ki:
- Sık sık anlattığın Alevi fıkralarını derlemeye ne dersin?.. Bunu ilk kez sen yapacaksın!.. Vaktiyle dağlık ve ormanlık uzak kesimlerde, şimdi de büyük kentlerde ve Avrupa illerinde yaşayan erenlerin ürünlerini bir kitapta toplayıp belgelemek toplumun belleğine işlemek demektir.
****
Miyase İlknur, bu iş için biçilmez kaftandı, üstlendiği işlevin üstesinden hakkıyla geldi; bu alanda "ilk" olmanın da onurunu taşıyor.
Alevi'nin mizah yeteneği Kerbela tragedyasının göz yaşlarından süzülüp Anadolu'da çiğ tanelerine dönüşmüştür.
Ülkemizde seher vaktidir..
Çiğ taneleri damla damladır..
Her bir damlanın prizmasında kırılacak mizahın şimşeğini zekânın ışınına çeviren akıl, Alevi-Bektaşi Kültürü'nün ortak ürünü sayılır. Tıpkı Bektaşi Babası'nın "anonim kimliği" gibi bu ortaklaşa üründe adı geçenlerin kişilikleri önemli değil...
Çünkü onların kimlikleri yüzyılların mirasından süzülüp oluşan bir şecereye yazılıdır. Alevi mizahının dal dal, yaprak yaprak sayfalara dökülmesi de var olanı saptamak işlevinin belgeselidir.
Miyase İlknur zengin belgeselin ilk kitabını yazdı; bu kitapta okuyacağınız fıkralar Alevi mizahından seçilmiş olan damlalardır.
İlk bakışta Bektaşi Babası'nın mizahıyla Alevi yaşamından derlemelerin aynı özde oldukları görülüyor; bu kültürleri birbirinden ayırmak olanağı zaten yoktur; Miyase İlknur'un belgeseli 'halkbilim' açısından kendine özgü bir toplumsal yaşamı da sergiliyor; bu yaşamın gereklerini, törelerini, önceliklerini ve sonralıklarını da içeriyor.
Mizah adı verilen sihirli dünyaya yabancı olanlara, espri özgürlüğünün tadına varamayan ham ervaha, bu kitaptaki kimi anekdot ters gelebilir. Anadolu'nun engin hoşgörüsünde yaşamın anlamına nüktenin tadıyla tuzuyla katkıda bulunan kültürün özgürlüğünü bilenler içindir bu derleme...
Bir toplum kendi kendisiyle alabildiğine alay etmek olgunluğuna kavuştuğu zaman uygarlığa kapılarını açmış olur.
****
Merak ederim, Türk kadar kendini öven ve kendine söven kişi dünyada var mı?..Eşref, Neyzen, Can Yücel gibi yaşadığı toplumun mostrasını yerginin musalla taşına yatırıp sülalesine silsilesine verip veriştiren hiciv ustaları, elbette bir kökenden yetişmişlerdir. Doğu geleneğinde bu göreneğimizin kökenleri var; Ömer Hayyam ham ervaha ne diyor:
"Ben kadehten çekmem artık elimi,
Tutmam senin kitabını, minberini.
Sen kuru bir softasın, ben ise yaş bir sapık
Cehennemde sen mi daha iyi yanarsın, ben mi?.."
Ne yazık ki, son kırk yılda estirilen irtica rüzgarları, bin yıldan beri Anadolu'da esen hoşgörü melteminin yerine geçti; çatık kaşlı, abus suratlı yobazlar, mizaha katlanamıyorlar; bu kitapta toplanan fıkraların bir bölümü Cumhuriyet Gazetesi'nde dizi olarak yayımlandığında ham sofular kesiminden tepkiler geldi.
Gelsin; vız gelir tırıs gider.
****
Bu belgesele ben de küçük bir ek yaparak gönül alayım:
Alevi'ye sormuşlar:
-Alevle ilişkin ne?..
Yanıtlamış:
- Ateş böceği kadar...
-Nasıl?..
- Ateş böceği gündüz görülemez, geceleyin parlar; ben de aydınlıkta fark edilmem, irtica karanlığında parlarım.
İlhan SELÇUK
MİYASE İLKNUR
BAHÇE BİZİZ GÜL BİZDEDİR
"Alevi-Bektaşi kültürünün iç içeliği bir bütünlük oluşturuyor. Ancak geleneksel kültürümüzde Nasrettin Hoca ile eşdeğerli Bektaşi Babası'dır. Bu nedenle genelde hep Bektaşi mizahından söz açılır. Merakımı çekmiştir; Alevi dünyasının enlem ve boylamlarında yer alan nice tarikattan niçin yalnız Bektaşi mizahının fıkraları dilden dile dolaşıyor?.. Bu güzelim dünyanın serdengeçtilerinden Miyase İlknur'a bir gün sordum:
- Alevi fıkraları yok mu?
- Olmaz olur mu?..
Dağınık, savruk, unutulmaya dönük Alevi fıkraları 'dost meclisleri'nde su üstünde kaydırak taşları gibi sekiyorlardı; bir süre sonra bellek denizinde kaybolup gitmeleri işten değildi. Miyase İlknur, bu iş için biçilmez kaftandı, üstlendiği işlevin üstesinden hakkıyla geldi ve zengin belgeselin ilk kitabını yazdı. Alevinin mizah yeteneği Kerbela Tragedyası'nın gözyaşlarından süzülüp Anadolu'da çiğ tanelerine dönüşmüştür. İlk bakışta Bektaşi Babası'nın mizahıyla Alevi yaşamından derlemelerin aynı özde oldukları görülüyor; bu kültürleri birbirinden ayırmak olanağı zaten yoktur; Miyase İlknur'un belgeseli 'halkbilim' açısından kendine özgü bir toplumsal yaşamı da sergiliyor; bu yaşamın gereklerini, törelerini, önceliklerini ve sonralıklarını da içeriyor. Mizah adı verilen sihirli dünyaya yabancı olanlara, espri özgürlüğünün tadına varamayan ham ervaha, bu kitaptaki kimi anekdot ters gelebilir. Anadolu'nun engin hoşgörüsünde yaşamın anlamına nüktedin tadıyla tuzuyla katkıda bulunan kültürün özgürlüğünü bilenler içindir bu derleme... Bir toplum kendi kendisiyle alabildiğine alay etmek olgunluğuna kavuştuğu zaman uygarlığa kapılarını açmış olur."
İlhan Selçuk