İran topraklarına geçince hızla değişen coğrafyada sanki başka bir gezegene ısınlanmıştım. İran'ın başkenti Tahran'da, Hazar kıyılarında ve Bender Abbas'ta, eşim ve ailesiyle yaşadığımız dokuz yüz gün boyunca, siyasi özgürlük vaadiyle kandırılmış bir halkın pişmanlığını, mutluluk vaadiyle kandırılmış bir kadın olarak kendi pişmanlığımla harmanladım.
Acı günleri ardımda bırakarakkavuştuğum özgür ülkemin yanı başındaki tehlikenin farkına vardığımda ise, İslami devrimin ve şeriat hükümlerinin modern bir ülkeye kor lavlar gibi yakıcı yayılışını, yirmili yaşlarımın başında yaşadığım evlilik ve aşk hikayesinin fonunda sizlerle paylaşmayı bir yurttaşlık görevi bildiğim için bu kitabı kaleme aldım...
GİRİŞ
"Bilseydim böyle olacağını, o meydanlarda karnım burnumda bağırır mıydım? O yıl doğan kızıma Azade ismi verir miydim?" diye feryat ediyordu Meryem Öğretmen. Acem gözlerine hüzün çökmüş, nasıl kandırıldıklarını anlatıyordu. Bir oda dolusu kadın Meryem'i destekleyen anılarını heyecanla anlatırken, sözlerini hep aynı cümle ile bitiriyorlardı: "Ah Hanım! Sen bizi Şah zamanı görecektin !"
Devrimin üzerinden üç yıl geçmişti. Tahran'da medeniyet adına ne varsa, Şah zamanından kalmıştı. Artık çoğunlukla yerli arabaların üzerinden geçtiği geniş otobanlar; devrimden beri kadın-erkek belirli bir mesafe ile gezilebilen parklar; kapalı tutulan müzeler; sadece İslami devrime dair oyunlar sergilenen tiyatrolar; marş dinletileri yapılan gösteri salonları; devrim filmleri gösteren sinemalar; modern ve şık mimarisiyle devlet daireleri, petrol şirketleri... Bir zamanlar Acem abartısı ve Şark'ın şıkırtısıyla bezeli binalar, sokaklar, parklar kaderlerine boyun eğmiş, inzivaya çekilmişti.
Evlerin çoğunda dram yaşanıyordu. Dört-beş yaşında kızlar anaokuluna başlarına lastikle tutturulmuş lacivert eşarplarla gidiyor, evdeki İslami hayat hakkında sorgulanıyorlardı. Anne ve babalarını ihbar eden çocuklar ödüllendiriliyordu. Çocuklarına basit bir nedenle çıkışan anne-babalar kendilerini tehlikeli bir oyunun içinde buluyor, devrim muhafızlarınca, evde namaz kılınmadığı ve devrim karşıtı konuşulduğu ihbarıyla sorguya almıyorlardı. İslami devrim karşıtı oğlunu idam ettiren annenin heykeli dikiliyor, evladın idam öncesi annesine yalvarışı, annenin sözde vakur duruşu günlerce televizyonda izlettiriliyordu. Saç dibi görünen seksen yaşında kadına, bıyıkları bile terlememiş devrim muhafızı pastar silah doğrultabiliyor; gazete manşetlerini İslami giyinmeyen kadınların yüzlerindeki kezzap yanıkları ve jilet yaraları süslüyordu. Tutuklu kızlar ailelerinden sadece doğum kontrol hapı istiyor; bakireler cennete gideceğinden, idam edilmeden evvel tecavüz ediliyordu.
İslami devrimi gerçekleştiren Humeyni üç yıldır iktidarda ve her gece en az iki saat televizyonda idi. Sürekli molla izleyen çocuklar televizyona "sakallı pencere" diyorlardı. Buna rağmen, hâlâ şehrin sadece mahalle baskısı olan belirli kesimlerinde başörtüsüyle geziliyordu. Bir sonraki yıl arabalarda örtüsüz, sokaklarda örtülü gezilebilir oldu. Daha sonraki yıl ise salt Tahran'da değil tüm İran'da beş yaşından itibaren tüm kızların, kadınların başları örtüldü. Humeyni, İran Komünist Partisi'nin büyük desteği ile faşist Şah'ı devirmiş, İslami devrim yapmış ama bir gecede değil, tam altı yıllık uğraş sonunda tüm kadınları başörtüsü altına sokabilmişti. Önce Komünist Partisi üyelerini, sonra kravatlı devlet adamlarını bir bir yok etmişti. "Kadının yeri evidir" diye şimdi işlerinden çeşitli bahanelerle el çektirilen kadınlar, altı yıl önce 'Kurtarıcı Humeyni'nin Fransa'dan gelmesi için günlerce gösteri yapmış, yollara dökülmüştü. Çoğunluğu kadın olan kalabalıklara el sallayarak uçaktan inen Humeyni, altı yıl sonra Allah'ın aziz yaratıklarını sıralarken hamamböceğini sekizinci sıraya, kadmı on dördüncü sıraya yerleştiriyordu.
Onları sokağa döken nedeni sorduğumda aldığım yanıtı hiç unutamam: "Bizim her türlü refahımız ve özgürlüğümüz vardı. Tek eksiğimiz, Şah'ın kararlarını eleştirebileceğimiz siyasal özgürlük-
tü. Bize vaat edilen bu özgürlüğü alacağız derken, yemek, içmek ve giyim özgürlüğümüze kadar tüm özgürlüklerimizi elimizle teslim ettik. Aldatıldık!"
Doğrusu, aldatılmaları için ortam çok uygundu. Toplumdaki ahlaki çöküntü hepsini canından bezdirmişti. Bana uzun uzun, Şah'ın kız kardeşinin düzene başkaldırmasın diye gençleri uyuşturduğunu; İran'ın eski Çin'e benzediğini, bakkallarda dahi uyuşturucu bulunabildiğini; rüşvetin yolsuzluğun en küçük kurumlara kadar girdiğini; muhaliflere değil konuşma, yaşam hakkı bile verilmediğini acı bir tebessümle anlattılar. Şah'ı devirip Ayetullah Humeyni'yi iktidara taşırlarsa bütün sancıların son bulacağına, büyük güç olan dinin, ahlakı düzelteceğine ve toplumu olması gerektiği gibi düzenleyeceğine tüm benlikleriyle inanmışlardı. Oysa, üzerilerindeki baskı ve örtüden başka hiçbir şey değişmemiş, şartlar daha da kötü olmuştu. Uyuşturucu hâlâ vardı, sadece el değiştirmişti. Havyar fabrikaları devletin olmuş, havyar elde edilen mersin balığı yemenin bile cezası, meydanda 25 kırbaç olarak biçilmişti. Cezalar kırbaç sayılarıyla ifade ediliyordu. Devrime kadar yalnızca noter hizmeti gören mollalar artık tüm devlet kesimine yayılmıştı. Maddi anlamda sen mollayı görmezsen, o da seni görmüyordu. Muhaliflerden çıkabilen tek ses ise hapishanelerden yükselen çığlıklardı.
Şah gitmiş, 'Büyük Kurtarıcı' gelmişti. Ama bu yeni düzende -meşhur fıkralarında söyledikleri gibi- camiler bakkal gibi satış yapıyor, üniversitelerde cami gibi toplu namaz kılınıyor, bilim adamları üniversite yerine zindanlarda haykırıyor, zindanlardaki katiller ise mecliste memleketi yönetiyordu.
Bu korkunç manzara karşısında kanım donmuşken Meryem Öğretmenin sorusuyla irkildim: "Ya Türkiye'de de dinciler iktidara gelirse ne yaparsın?" Kendimden ve milletimden öylesine emindim ki "İmkânsız!" diye kestirip attım. Meryem titreyen sesiyle "O kadar emin olma! İran da bu şartlarda bir ülke değildi ve bu hale geleceğini hayal bile edemezdik. Bizler Avrupa'yı atlamış, Amerika'yı bile beğenmez olmuştuk. Bir an için farz et ki, Türkiye'de mollalar başa geçmiş. Farz et ve beni anla! "dedi. "Bak Mer yemcan! Ben altı yaşında alfabemi açtığımda, üzerinde kırmızı çarpı işareti olan çarşaflı kadın resmiyle Atatürk'ün kılık kıyafet devrimini öğrendim. Bizim ülkemizde ve mezhebimizde 'Ayetullah' gibi İslam kardinalleri yok. Noterlik yapan molla hiç yok! Molla kıyafetiyle biri sokağa çıksa, inan, mahallenin çocukları çığlık çığlığa peşine düşer, palyaço görmüş gibi gülüp eğlenirler!" diye abartılı bir tepki verdim.
Meryem'le yollarımız, kaderlerimiz ayrılalı tam yirmi beş yıl olmuştu.
Ankara'da Genelkurmay kavşağından Büyük Millet Meclisi'ne doğru yürüyordum. Ansızın Meclis'in Dikmen nizamiyesinde başında sarık, yeşil entarili, kaim kuşağından tespih sallanan, çember sakallı bir "molla" belirdi. Cüppesini savura savura Genelkurmay'a doğru yürüyor, sanki üzerime geliyordu ama arkasında ne bir çocuk, ne de bir çığlık vardı. Arkasında görkemli binasıyla Meclis vardı.
MELTEM VURAL
ŞU DAĞIN ARDI İRAN
İran topraklarına geçince hızla değişen coğrafyada sanki başka bir gezegene ısınlanmıştım. İran'ın başkenti Tahran'da, Hazar kıyılarında ve Bender Abbas'ta, eşim ve ailesiyle yaşadığımız dokuz yüz gün boyunca, siyasi özgürlük vaadiyle kandırılmış bir halkın pişmanlığını, mutluluk vaadiyle kandırılmış bir kadın olarak kendi pişmanlığımla harmanladım.
Acı günleri ardımda bırakarakkavuştuğum özgür ülkemin yanı başındaki tehlikenin farkına vardığımda ise, İslami devrimin ve şeriat hükümlerinin modern bir ülkeye kor lavlar gibi yakıcı yayılışını, yirmili yaşlarımın başında yaşadığım evlilik ve aşk hikayesinin fonunda sizlerle paylaşmayı bir yurttaşlık görevi bildiğim için bu kitabı kaleme aldım...