Çocukluğunun ve gençliğinin en güzel yıllarını Çırağan Sarayı'nda geçiren Şair Leyla Hanım, son derece ince, zarif ve eşsiz zenginlikteki ortamı betimlerken, görkemli oldukları kadar kibar da olan sultanların ve Saray'da yaşayan kızların, yani kısacası saraylıların yaşamlarını mükemmel akıcı bir dille aktarıyor.
SUNUŞ
Şair Leyla Saz Hanımefendi'nin, Çırağan Sarayı'nda yaşadığı yılları anlatan ve 1925 yılında Paris'te basılmış "Le Harem Imperial" başlıklı kitabı aile kitaplığımızda kendimi bildim bileli vardı. Benim Fransızcam lokantada yemek yemeye ancak yeter. Sayın Şen Sahir Sılan bu kitabı okudu ve "Neden bu kitabın Türkçesi yayımlanmadı?" diye sordu. Bu sorunun ardından beş ya da altı yıl süren bir serüven yaşandı. Önce Şen Hanım, iyi Fransızcasına güvenerek çeviriye başladı. Kısa sürede belli oldu ki, Leyla Saz Hanımefendi'nin oğlu Yusuf Razi Bey Fransızca metni düzenlerken, Fransız okura örneğin kahve nasıl pişer anlatabilmek için cezve deyimini üç-dört satırda açıklamış. Anlatılan şeyin cezve olduğunu saptamak epey süre alıyordu. Bir araştırma yapalım dedik. Teyzemin oğlu, rahmetli İsmail Arar bana İleri gazetesinde yayımlanmış olan, Leyla Hanımefendi ile yapılan görüşmeleri içeren kesiklerin fotokopilerini verdi. Önce sevinmiştik. Ancak bunlar bizi yeni bir açmaza götürdü. Anlaşılıyordu ki, Yusuf Razi Bey gazetede yayımlananları aynen çevirmemiş. Daha çok, annesinin sarayla ilgili anılarını toplayıp bir kitap haline getirmiş. Ayrıca Leyla Hanımefendi'nin "Bahçedeki merdivenlerden çıkıp, yolu aşan köprüden geçtik" benzeri tümceleri, mühendislik eğitimi görmüş oğlu tarafından "On iki metre genişliğinde, her basamağı on sekiz santim yüksek" gibi ayrıntılarla uzatıldıkça uzatılmıştı.
Bu açmazın içinden çıkmaya çalıştığımız dönemde, bir raslantı konuya tam açıklık getirdi. Bir dostumuzun akşam yemeği çağrısında, Kenize Murat Hanım'ın o sıralarda ilgi çekmekte olan anıları konusu açılmıştı. Biz de Leyla Saz'ın anılarından söz edince, konuklardan biri "Beyefendi, o defter bende" demez mi? Elimdeki kaşık çorba tabağına düştü. Anlaşılan, babaları ölünce, Yusuf Razi Bey'in çocukları Cağaloğlu'ndaki konakta bulunan her şeyi satışa çıkarmış. Yıllar sonra bir sahaf Yusuf Razi Bey'in el yazısı defterini Sn. Ömer Koç'a satmış. Sn. Ö. Koç çok nazik bir davranışla defteri ertesi gün yolladığı gibi fotokopi çektirmeme de izin verdi. Bu metin de yeni Türkçeye çevrildikten sonra, bizim çeviriyle olan sorunlarımız sona ermişti.
Yine bu sıralarda, Robert Kolej Mütevelli Heyeti üyesi Mr. Landon Thomas İstanbul'a gelmişti. Şen Hanım'ın çevirisi söz konusu oldu. Okumak istedi. Hat sanatı çalışmak üzere İstanbul'a gelmiş olan kızı Stephanie babasını yüreklendirdi. Sonuçta Landon, Şen Hanım'ın Türkçe metninden yola çıkarak (iyi Türkçe öğrenmişti ve özgün Fransızca metne de başvurabiliyordu) kitabın İngilizcesini hazırladı.
New York'ta bulunduğum sırada, Lady Mary Wortley-Montagu'nün İstanbul'a gidişi ve orada geçirdiği günleri anlatan mektupları yayımlanmıştı. Bu ilginç kitabı yayımlayan New Amsterdam Yayınevi'nin kurucuları Mr. ve Mrs. E. Capouya ile tanıştım. Onlara Leyla Hanımefendi'nin anılarından söz ettim. İlgi gösterdiler. Lady Montagu'nün kitabında olduğu gibi, bizim kitabın da resim ve gravürlerle zenginleştirilmesini önerdiler.
Ancak her girişimin yazgısı başka. Onlar Landon Thomas'ın çevirisini incelerken, Bn. Capouya birden ölümcül bir hastalığa yakalandı. Kısa süre sonra da yayınevi kapandı. Böylece çabalarımız bu kez de sonuçsuz kalmıştı. İstanbul'da Sn. Selim Kuneralp'ın da yönetimine katıldığı bir yayınevi kitapla ilgilendi. Ancak, kısa süre sonra Selim Bey Avrupa'da yerleşmeye karar verince ilişkimiz koptu. Sn. Ömer Koç, konuyu bir kez de Oğlak Yayınevi yönetmeni Sn. Raşit Çavaş ile görüşmemi önerdi. Konuştuk. Önerildiği gibi bol resimli bir baskının maliyetini çıkaracağına güvenilemedi.
En sonunda, rahmetli ağabeyim Nezih, İngilizce metin basılırsa en azından turistik otellerde bir pazar bulunacağı kanısıyla, az maliyetli bir baskıyı kurduğu Peva Yayınevi'nin yayınları arasında yayımladı. Görüşü doğru çıktı. Her yıl bine yakın kitap turistik pazarda müşteri bulmakta.
Yapıtın Türkçe basımını, hele öyle bol resimli bir biçimde, üstlenecek ve gerekli yatırımı göze alacak bir yayıncıysa uzun süre bulunamadı. En son olarak Cumhuriyet yönetimi kitaba ilgi gösterdi. Böylece, Leyla Hanımefendi'nin anıları sonunda Türk okurlarına ulaşma olanağını buluyor. Hayırlı olmasını diliyorum.
Ali.H.Neyzi
GİRİŞ
Türk kadınlarının yaşam koşulları ve töreleri, özellikle İstanbul'da son çeyrek yüzyıl içinde çok değişti; hâlâ da gözle görülür, elle tutulur bir biçimde adeta günden güne değişmekte. Değişim öylesine hızlı ki, günümüzün kadını, eski Türk kadınının törelerine tümüyle yabancı kalmış durumda. Harem yaşamının eski görenekleri bugün neredeyse unutuldu. Birkaç yıl daha geçince herhalde hiç anımsanmaz olacak.
Harem yaşamının gelenek ve görenekleri genel olarak unutuluyor derken, sultanların harem yaşamının ya da sultan efendilerin yaşadığı sarayların düzeninin hiçbir zaman açıklanmadığını ve pek az bilindiğini de itiraf etmek gerekir. Harem, her zaman için, dışarının içeri sızmasına karşı özenle kapalı tutulmuş ve orada tümüyle uzak bir dünya oluşturulmasına çaba gösterilmiştir.
Sultan Abdülmecit'in saltanatı süresinde, İstanbullu olup da saraya dışardan gelebilen ve orada yaşayabilen iki genç kız, eminim ablamla ben olduk. Harem'e bizden başka, o da ziyaretçi olarak, ancak evlendirilerek çırak çıkarılmış ve özgürlüğüne kavuşturulmuş eski Saray cariyeleri girebiliyordu. Daha sonraları, Sultan Abdülaziz, Saray'ın yüksek dereceli bazı yöneticilerinin eşleriyle kızlarına, bir de damatların yakınlarına Harem'in kapılarını aralamıştı. Yine de, bu ayrıcalıklı kişiler, ancak belirli günlerde ya da bayramlarda, çağrıyla gelebiliyor ve son derecede resmi bir biçimde karşılanıyorlardı.
Sultan efendilere (1) ve Harem'e ilişkin anılarımı ilk kez, yirmi beş yıl önce kaleme almıştım. Bu anıları yazarken, anımsamakta zorluk çektiğim bazı ayrıntıları öğrenmek için ablama danışırdım. O dönemde, bu "anılar"ın yayımlanmasına olanak yoktu. Böyle bir yayın hoş karşılanacak bile olsaydı, yine de bunun ölümümden sonra gerçekleşmesini öngörmüştüm. Bu nedenle, tüm öbür yazdıklarım gibi anılarımı da, uzun yıllardır, yalnızlığa çekilmiş olduğum Bostancı'daki (2) köşkümde saklamaktaydım.
Dikkatsizlik edip, evde çalışanlara izin vermiş ve köşkü bir tek bahçıvana emanet ederek birkaç gün için kente, oğullarımdan birini ziyarete gitmiştim. Bu sırada eve giren hırsızlar her şeyi çalıp köşkü ateşe vermişler. Doğal olarak tek kopya olan bütün el yazılarım, ayrıca tüm müzik çalışmalarım, bestelerim ve bunlarla birlikte yarım yüzyıllık bir çabayla araştırarak saptadığım eski Türk müziğine ilişkin binlerce kayıt bir anda yok oldu.
Uğradığım bu kayıp, beni son derece üzdü. Çünkü, kişinin olaylara bakışı, algılamaları yaşamın her bölümünde değişik oluyor. Yirmi ya da otuz yıl aradan sonra benzer duygular esinlenmiyor. Bir zamanlar mutlu ya da üzüntülü anlarımda kâğıda döktüğüm şiir ya da yazıları, bugün yeniden yazmaya çalışsam, tıpkı toz ve nemle gölgelenmiş bir aynadaki bozuk görüntülere benzerler. Bunu da kabul edemiyorum. Yine de, benimle birlikte kaybolmalarından korktuğum için, Harem'in eski törelerine ve özellikle Saray yaşamına ilişkin anılarımı bir kez daha kaleme almak ve daha fazla gecikmeden bastırmayı denemek istiyorum.
Bu anılara kendimi anlatarak başlamış olmamdan ötürü, okurlarımdan özür dilerim. Anlatacağım olayların aslına uygunluğu üzerinde belirebilecek kuşkuları ortadan kaldırabilmek için, böyle yapmanın zorunlu olduğuna inanıyorum. Kimsenin içine giremediği Saray'ın özel yaşamını benim nasıl bildiğim gerçekten sorulabilir. Ben de bunu açıklayacağım.
Babam, Hekim İsmail Paşa, İstanbul Tıp Fakültesi'nden diploma almış ilk doktorlardan biriydi. Sultan Mahmut'un saray cerrahı olarak atandığında, Padişah'ın büyük oğlu Veliaht Abdülmecit'i sünnet etmiş. Daha sonra Abdülmecit tahta çıkınca, babamı öğrenimini tamamlaması için Paris'e göndermiş. Bu, 1839 ya da 1840 yılında oluyor. Babam, Avrupa'da bulunduğu sırada vaktini hiç boş geçilmemiş, bir yandan derslerini izlerken, öte yandan da bulunduğu ülkelerin uygarlıklarıyla ilgilenmiş. Fransa'dan sonra İngiltere ve İtalya'ya da giderek, ülkeye Batı dünyasıyla ilgili (3) pek çok ansiklopedik ve değişik türde bilgiyle dönmüş. Sultan Abdülmecit, babamı Saray'ın başhekimi ve ailesinin özel doktoru olarak atamış. Büyük oğlu Sultan Murat'ı ve daha sonra da öbür oğlu Sultan Reşat'ı babama sünnet ettirmiş. (4)
Babam çok zeki ve nükteci bir kişiydi. Konuşması her zaman ilgi çekici ve zevkli olurdu. Görmüş olduğu eğitim ona ayrı bir saygınlık kazandırmıştı. Pek çok konuda kendisine danışılırdı. Sultan'ın ve ailesinin yakını, güvenilir danışmanı olmuştu. Ardından vezirliğe yükseltilerek devletin saygın makamlarında bulundu. Bu süreler içinde bile, Sultan'ın özel hekimliğini sürdürdüğünden, hiçbir zaman sarayın özel yaşamının dışında kalmamıştı. Böylece, saray adamlığıyla devlet adamlığını birleştirdiği için, Abdülmecit'in ölümünden sonra, yeni padişah Sultan Abdülaziz döneminde de, birçok vezirin rekabetine karşın, Saray'ın ve Sultan'ın ilgisini yitirmedi.
Babam, Ticaret Bakanlığı görevini ilk kez üstlendiğinde, Avrupa başkentlerinin birinde (5) uluslararası bir sergi düzenlenmişti. Saltanat tarafından bu sergiye gönderilmesi öngörülen örnekler Ticaret Bakanlığı'nda toplanmıştı. Sultan ve Haremi, varlıklarıyla bu sergiyi onurlandırdıklarında, bu yüce ziyaretçileri annemle ablam da karşılamışlar. On yaşlarında ve pek güzel bir kız olan ablamı Abdülmecit'in büyük kızı Fatma Sultan beğenmiş ve onu yanına, Saray'a almış.
Ben o sıralarda yeni doğmuşum. Birkaç yıl sonra, 1853 ya da 1854'te ben de Saray'a kabul edilmek onuruna eriştiğimde pek küçük olduğumdan bu ilk ziyaretimi hiç anımsamıyorum. Beni, Saray'ın büyük merdivenlerinden kucakta çıkartmışlar. Önümüzde, yanında kalacağım küçük sultan yürüyormuş. Onun arkasından götürüldüğüm için kızmış ve yüksek sesle bu kızgınlığımı dile getirmişim. Saray'daki kalfalar sık sık bu olayı bana anlatır ve eğlenirlerdi.
O günden başlayarak ve Abdülmecit'in ölümüne dek çocukluğum hemen hemen, hep Harem'de ve sultanların yanında geçti. Abdülaziz'in tahta çıkışından (1861) az sonra, babam Girit Adası'na genel vali atandı. Annemle ablamı İstanbul'da bırakarak beni yanında götürdü. Orada beş yıla yakın bir süre kaldık. Dönüşümüzde Harem'i ve sultanları yeniden sık ve uzun süreli ziyaret etmeye başladım. Ancak bu kez küçük bir çocuk değildim. Bir genç kız olmuştum.
Sultan V Murat'ın kısa süreli ve karayazılı padişahlığından sonra Sultan Abdülhamit'in tahta çıktığı ilk yıllarda da pek çok kez huzura kabul edilmekle birlikte, alışık olduğum eski içtenliği bulamadım. Zaten, bir süre sonra, genel vali atanan eşime katılmak üzere sık sık ve uzun sürelerle İstanbul'dan ayrılmaya başlamıştım.
Bu son döneme kadar neredeyse yirmi yıldan uzun bir süre, Saray'ın özel yaşamının içinde bulunmuştum. Çocukluğumun ve genç kızlığımın en güzel yıllarını orada geçirdiğimi söyleyebilirim.
Yazılarımda, işte bu son derece ince, zarif ve eşsiz zenginlikteki ortamı betimlemeye çalışacağım. Görkemli oldukları kadar kibar olan sultanların ve Saray'da yaşayan kızların, yani saraylıların yaşamlarını anlatacağım.
Saraylılar genelde, esir Çerkez kızları arasından seçilen, büyük bir dikkatle eğitilen, ciddi bir disipline uyum sağlamasını bilmiş kimselerdi. Terbiye ve nezaketleriyle seçkinlik kazanarak sahipleri olan ünlü hanımlara hizmet etmeye layık olurlardı.
Yaşamımın bu çağına belleğimin son derece bağlı kalmış olduğunu, arada birçok boşluk bulunsa bile, anlattığım olaylarda doğruluktan sapmadığımı ve bir değişiklik yapmadığımı, okurlarıma kesinlikle bildirmek isterim.
Leyla (Saz)
İstanbul, Aralık 1920
(1) Sultan efendi, padişahların veya Hanedan ailesinin öteki erkek bireylerinin kız larına denirdi. Padişah annelerineyse, valide sultan adı verilirdi.
(2) Bostancı, o zamanlar yazlığa gidilen ufak bir köydü.
(3) Hekim İsmail Paşa, İstanbul Tıp Akademisi Yönetim Kurulu üyesiydi.
(4) Veliaht Murat, 1875 yılında padişah oldu ve yalnızca üç ay tahtta kaldı. 1909'dan 1918'e kadar padişah olan Sultan Reşat (V. Mehmet) ise, Abdülmecit'ten sonra padişah olarak ölen ilk padişahtı.
(5) 1851 yılında Londra'da açılan sergi olabilir.
ŞAİR LEYLA (SAZ) HANIM
ANILAR
Yaslı gittim şen geldim" dizesiyle başlayan ünlü marşın ve "Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim (hicaz), "Nerdesin, nerde acep, gamla bıraktın beni (hicazkâr)", "Mani oluyor halimi takrire hicabım (hicazkâr)", "Ey sabah-ı hüs-i ânın âftâb-ı enveri (hüzzam)", "Harab-ı intizar oldum, aman gel (hüzzam)", "Etmedim asla terahhum pek çok üzdün (mahur)", "Dilberim terk-i sebata her zaman âmâdedir (sultanîyegah)" gibi şarkıların bestekârı olmasının yanı sıra, "Solmuş Çiçekler" (1928) başlıklı şiir kitabıyla da tanınan ve yirmi yıldan uzun bir süre Saray yaşamının içinde bulunmuş Şair Leyla Hanım'ın anılarının yer aldığı bu kitabı, bir çırpıda okuyacağınıza inanıyoruz.
Çocukluğunun ve gençliğinin en güzel yıllarını Çırağan Sarayı'nda geçiren Şair Leyla Hanım, son derece ince, zarif ve eşsiz zenginlikteki ortamı betimlerken, görkemli oldukları kadar kibar da olan sultanların ve Saray'da yaşayan kızların, yani kısacası saraylıların yaşamlarını mükemmel akıcı bir dille aktarıyor.