|
Osman Şahin, bu öykülerinde okurlarını Doğu, Güneydoğu, Çukurova ve Toros insanlarımızın gizemli dünyasına götürüyor. İnsanın özünde var olan kötülüğü, ölüm temasını, korkuyu, çarpıtılmış cinsellikleri, kıtlığı, umutsuzluğu, yatırları, insanın doğa ile savaşımını, efsaneleşmiş aşkları, teknoloji ile gelen değişimin insanlarımıza yaptığı etkileri, eski pagan kültürün izlerini, yoğun, psikolojik bir derinlikle, coşkulu, renkli, doğurgan, şiirsel bir anlatım diliyle veriyor.
İÇİNDEKİLER
- Osman Şahin'in Kısa Özyaşam Öyküsü
- Bir Yazı ve Sevgi Emekçisi Osman Şahin
- Selam Ateşleri
- Bayan Ali
- Gömücüler
- Değişim
- Güvercin Artık Dönmeyecek
- Kayalara Vurmuş Suretin
- Köstebek
- Kilimdeki Kadın
- Selam Ateşleri Üzerine
- Ay Bazen Mavidir
- Keşke "Roman"a Açılsaydı
- Bozkırda Vivaldi
- Çan
- Ay Bazen Mavidir
- Kötüş Hasan
- Demirdeki Damar
- Adı Berdan
- Otopsi
- Arkadaş
- Güneşle Konuşan Adam
- Kolları Bağlı Doğan
- Sunuş
- Kolları Bağlı Doğan
- Ölüm Çiçeği Eno
- Memedi Lezgo
- Sevk
- Şifreli Öter Keklikler
- Koğuş Arkadaşları
- Parçala Niyazi
- Kekik Çocuğu Halil
- Voltalar
- Cezaevi Üstünde Gökyüzü
- Güneşi Kazanmak
- Karadenizli Albay
- Muvakkat Koğuş
Bir Yazı ve Sevgi Emekçisi Osman Şahin
Osman Şahin'le öyküsel ilişkiler ortamında tanıştık. Tam tamına kırk altı yıl oluyor. Böyle bir sonbahar. Dicle Köy Enstitüsü. Hoşot Ovası'nın ortasına kurulmuş bir umut okulu. Çevremiz, Osman'ın sonradan öykülerinde anlattığı kişilerle dolu. Kimi kamyonlarla, kimi traktörlerle, kimileri at, eşek üstünde gelen, ilkokulu bitirmiş yüzlerce öğrenci, Hoşot Ovası'nın ortasına kurulmuş bu bozkır okulunda geleceğin umudu olacak.
O akşamüstü gelenleri bir alanda toplamışlar. Ayrı ayrı bölgelerden gelenler, yabansılık içinde, duvarların kıyıcığına sığışmaya çalışıyorlar. Sonbahar serini bir gün. Bozkır insanına özgü o boz kırmızılık yok yüzlerde. Ama gülüş aynı o bozkır gülüşü. Duvar diplerine sığışmaya çalışan öbeklerden biri, öbürlerinden farklı. Doğu'dan gelenlerin esmerliğine onların kumrallıkları, sarışınlıkları karışıyor. O "farklı" öbeğin orta yerinde, elleri ceketinin uzun kollarının içine çekilmiş sapsarı bir yumak, gözlerini topluluğa dikmiş, cin gibi bakıyor. Daha ilk gün adı da konuyor o sarının sarısı yumağın: Cin!
Osman Şahin'le aynı sınıfa düşüyoruz. O, Mersin'in Arslanköy İlkokulu'ndan, ben Diyarbakır'ın Eğil İlkokulu'dan. Ayrı bölgelerdeniz, ama coşkumuz bir. Birbirimizin esprilerine de çok gülüyoruz. Daha ilk günlerde başlıyoruz sağı solu taklit etmeye. Sorun çıkarmada, öğretmenlerden dayak yemede de birbirimizden kalır yanımız yok. Bu "ortaklık", piyeslerde rol almada da kendini gösteriyor. Cumartesi, pazar akşamları yatılı okullar çekilmez olur. Öğretmenler için de öyledir. Böyle akşamlarda ikimizi yemekhanenin sahnesine çıkarırlar, hadi oynayın, derlerdi. Yaşça büyüklüğümden, ben efendi olurdum, Osman uşak olurdu. Elimizde bir metin yok, dilimize ne gelirse söyler, konusu da olan bir oyun kurardık. Salonun gülmelere tutulduğunu duyardık.
Altı yılımız böyle geçti. Okul döneminin alışılmış olayları nice yıllara getirdi bizi. Her yaşam bir yol ayrımıdır. Herkes işini gücünü buldu, yurdunu yuvasını kurdu.
1970 yılının yine bir sonbaharında TRT Öykü Ödülleri'nin sonucu açıklanınca Osman Şahin adı, Ümit Kaftancıoğlu'yla birlikte birden öne çıktı. Ümit Kaftancıoğlu Dönemeç'le, Osman Şahin Kırmızı Yel'le; biri Kars'ın Cılavuzu'ndan, biri Diyarbakır'ın Diclesi'nden iki Köy Enstitülü, TRT Öykü Büyük Ödülü'nü paylaşmışlardı. Ümit'in kimi öyküleri daha önce yayımlanmıştı. Osman Şahin adı ise ilk kez duyuluyordu. Ben bile, yeteneklerini bilmeme karşın, bir ad benzerliği kuşkusu yaşadım. Öyle ya, öğrenim dalı olarak beden eğitimi öğretmenliğini seçmiş Çin'in, öyküyle ne ilgisi olabilirdi?.. Gazetelerde fotoğraflarını görünce anladım; Kırmızı Yel öyküsüyle TRT Büyük Ödülü'nü kazanan bizim Osman'dı; 1950'lerin sarışın yumağı, yüzünde Akdeniz güneşlerinin binbir rengiyle gülen Osman Şahin'di.
O zamanlar yayımlanan, iyi de bir düzey tutturan Sinan Yıllığı'nda, Osman Şahin üzerine ilk yazılardan birini ben yazmıştım. O zamandan bu yana Osman Şahin "Kırmızı Yel"lerin nice esintilerine uğradı; soruşturmalar, tutuklanmalar, yaşamını sınırlayan gelgitler onu "ağız içindeki dil" gibi bilinçlendirdi. İlk öykülerindeki coşku, gerçekçi gözlemlerle, öykücülüğümüze yeni tatlar getirdi. Belleğine yerleştirdiği gözlemler bir betimleme olmaktan öte, toplumsal sorunlara yönelmenin aracı oluyor. Osman Şahin'in öyküsü bir anlatı (tahkiye, hikâye etme) değil, gözlemsel bir yoğunlaşmadır.
Kırmızı Yel'den bu yana, ister Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ni anlattığı, ister o geniş yörük kültürüne yöneldiği öykülerde, gözlemler olayı aşacak ölçüde baskındır. Güçlü gözlemlere dayanan betimleme, öyküsel yoğunlaşmada da etkilidir. Buna karşın, Osman Şahin'in öyküleri daha çok olaysal vuruculuğu ile ilgi çeker. Birçok öyküsünün filmlere aktarılmasında bu etken gözden uzak tutulmamalıdır. Mahmut Makal'lardan başlayıp Yaşar Kemal'lerde, Fakir Baykurt'larda, Dursun Akçam'larda süren olay anlatıcılığı Osman Şahin'de destanlara özgü bir tragedya şiddeti taşır. Doğa ile gelenek arasında sıkışıp kalan insanın bu tragedyası gerçekte bir Anadolu ağıtıdır. Tragedyalardaki, ürperti uyandıran, yaşanmış ama yaşanmışlığı göze alınamayan olaylar özellikle ilk öykülerinde daha öndedir. Bölgesel yakınlığı da göz önünde bulundurulursa, Osman Şahin'i, Yaşar Kemal'in süreği gibi göstermek yazınımızda büyük yanılgılara yol açar. Genel bağlamda böyle bir benzerlikten söz edilmesine karşın, Osman Şahin'i kendi olanakları içinde değerlendirmeyi gerektiren birçok etken vardı. Yaşar Kemal geniş bir destan ve masal kültürünün anlatı yeteneğine dayanırken, Osman Şahin halkın, en yakınında anasının öteden beri getirdiği bir töreler anlatısının ürünüdür. Bu ince ölçü, sanırım Osman Şahin'in yazınsal kişiliğini yansıtmada önemli bir noktadır. Bu yönden bu tür yazınsal karşılaştırmalarla gerçekçi bir sonuca varılacağı kanısında değilim.
Osman Şahin'in öykülerinde, olayın can damarını kurgulayan kişiler, etiyle kemiğiyle, giysisi ve tavrıyla birden beliriverir. O, kişiyi işlemez; kişi, onun kafasında mayalanmış, öyküsel bir kıvama ermiştir. Osman, bir önbilici (kâhin) gibi, daha öykünün ilk sözcüklerinde kişinin yazgısını belirlemiştir. Onun iyi adamlığı, kötülüğü, doğa ve dünya karşısındaki gücü hemen anlaşılır. Osman Şahin, öykülerinde, beynindeki insan dünyasını anlatıya dönüştürür. Bu yazgı bağlamında, kişi, umudu umutsuzluklarla bağlayan bir düşüşü yaşayarak sürekli kan kaybeder. Sonu önceden belli kınalanmış kurban koyunlarıdır. Osman Şahin'in öykü kişileri. "İçimize sayısız korku düğümleri atan" töre, çocuğunu kurban etmeyi, gepegenç insanı kurşunlamayı, aşiretlerin kırışa girmelerini, ağanın öldürülmesini, kadının güç doğumu sırasında "cindar"lar eline bırakılmasını gerektirir. Sevgisini özgürce seçen kadın, baba ya da kardeş eliyle öldürülmelidir. Başkasının elinde ölmesi töreye aykırıdır. Töre, namusun kendi eliyle temizlenmesini buyurur. Kadının var olması (!) için iki seçenek vardır: Ya kendi eliyle canına kıyacak, ya da en yakınının kurşunlan canını alacak! Bu, sevgi ve coşku yüklü Doğu duyarlığının, törelerin katı kuralları karşısında yenilgiye uğraması demektir, ilk öykülerinde Osman Şahin, bu yenilginin insan boyutunu işledi. Ağası, topraksızı, kadını, kızı, çocuğu ile, bir toprak üzerinde çöküşmüş insan (insanoğlu) törelerin biçimlediği bu yazgının kurbanıdır. Hangi düzeyde olursa olsun, kurban olan insanoğlu zavallıdır. Osman Şahin, ağasından kuluna, gelininden kızına, çoluğundan çocuğuna, bu töresel zavallılığı öykülemiştir; kişilerinin en gaddarına bile kin duymadan, insanın törel serüveninin özündeki gerçeği kavrayarak yazmıştır öykülerini.
Son Yörük'ten anlaşıldığı üzere, Osman Şahin Toros yörüklerinden gelir. Kültürel birikimlerinin ve anlatı yaratılarının kaynağı Toros'tur; Toros'un dorukları, gürleyen ırmakları, esen yeli, küre küre uçan kartallarıdır. Doğa, Osman Şahin'in öykülerinde en az kişiler kadar canlıdır. Yellerin sürüklediği bir kır dikeni bile o ölçüde canlıdır. Son on, on beş yıldır yazdıklarında bu birikimler artık iyice egemendir anlatısına. Ancak, kurduğu anlatı bir yana, ilk öykülerini ise, Urfa dolaylarının, bir ayağı sonsuz çöl ülkelerine açılan; sırtını dayadığı Anadolu'nun binbir renkli kültürüyle beslenen olayları üzerine kurmuştur. Osman o bölgelerde öğretmenlik yaptı. Bu bölgenin izlenimleri öykülerini etkileyecektir elbette. Bu arada, bu izlenimlerin kıvılcımlanmalarını Ergani'nin Hoşot Ovası'nda (Dicle Köy Enstitüsü) yaşadığı da belirtilmelidir. Urfa dolayları ise ona bir olaylar laboratuvarı olmuştur.
Urfa öykülerine doğayı betimleyerek giriyor; kişileri görünüşlerindeki, giysilerindeki kaba gönüntülerle tanıtıyor; nerdeyse destanlardan, masallardan inen kültürel duyumsamaların yarattığı bir biçimde bugünü bile destan boyutuyla algılayarak bir tragedya etkisi uyandırıyordu, ortam, doğa, iklim, kişi bu biçem içinde birbirleriyle kaynaşıyor; bundan, Osman Şahin, insanımızın öyküsel serüvenine dalıyordu. Sanki olay anlatmıyor, öyküsel bir meditasyona giriyordu. Bu, Şahin'i, çileleriyle dile getirilen Güneydoğu anlatılarının ortak bir öykücüsü durumuna sokuyordu; ayrıca, aynı durum, onu bu genel anlatının dışında varsayan sanatsal ayrıcalığının ölçütü oluyordu. Ayrıcalık kavramıyla anlatılmak istenen, Osman Şahin'in beş on sayfalık öykülerinin, uzun boyutlu filmlere konu olmasıdır. Koca koca romanlardan film çıkarılmazken, Osman Şahin'in öykülerindeki giz nereden geliyor?
Kuşkusuz, bu giz değildir. Ortada bir giz varsa, o da, Osman Şahin'in, insanı ezen, sömüren, ondaki kişiliği görmezlikten gelen kara düzenin özündeki gerçeği; aynı zamanda geleneksel anlatıdan kaynaklanan o ağıtsı söylemi kavramış olmasıdır. Bu tür öykülerinde, yalnızca sarsıcı konuların bulunup işlenmesinden çok, insanı sıcaklıkla kavrayan dilsel yaratının, biçemin (üslup) etkisi açıkça görülüyor. Bunu, sizden üstün değer tanımayan o küçücük oba topluluklarının törelere dayalı anlatı kaynaklarından beslenen dil yaratıyor. Anlatısını sözlü kültürle kurmuş Yaşar Kemal, Dursun Akçam, Bekir Yıldız için de söz konusu olabilir bu kaynak. Gene bir ayrıcalıkla, Osman Şahin'de, sözlü anlatı; anasından dinlediği masallar, yaşam kurallarını biçimleyen öğütsü anlatılar, güçlü gözlemler yaratan bir şiirselliğe dönüşür.
Yüzyıllar ötesinin çağrışımlarıyla kurgulanan bu klasik öykücülük, insanı ta masal anlatılarından yakalayıp gerçeğe ulaştırıyor Osman Şahin'de. Son Öykü kitaplarından Selam Ateşleri'nde de söz konusudur bu:
Betimlemeler/"Gür, yabani asmalar, yeşil köpükten salkımlar halinde evin önünü boydan boya örterdi. Ortalık kuş sesleriyle ağarmaya başladığında, güneş ilkin o evin alnına vurur, taze asma yaprakları mumlu bir ışıltıda parlardı. // Evin yüz adım uzağından gürül gürül bir dere akardı. İki yanı kavak, söğüt, çınar ağaçlarıyla kaplı dereyle evin arası, elma, erik ve şeftali bahçesiydi. ... Bahçenin dereye bakan sınırında buz gibi bir çaygara kaynar, yarpuz, püren kokuları arasında karışırdı dereye. Öğlen sıcakları çökünce, küçücük mavi kanatlı kelebeklerle kurbağalar çokuşurdu çaygarının çevresine. Ufacık bir gölge ve kıpırtıda kelebekler havalanır, dökülürcesine düşer, bulandırırlardı kaynağın gözünü kurbağalar." (s. 21).
Kişi betimlemeleri/ "Çok eski, çok uzun, yorgun sessizlik dönemlerinden çıkıp gelmiş gibiydi yüzü Hadımlı'nın. Gür kaşlı, uzun kır sakallı, iri baygın gözlüydü. Geçmiş çağların kalıtımından gelen derin bir bilgelik okunurdu yüzünde. Karşısındaki insana, uykulu, uzak, belirsiz bir noktaya bakarmış gibi bakar, ağır ağır, içe işleyen, etkileyici, yumuşak, yavaş sesiyle konuşur, bir sözünün üstüne bir sonraki sözünün soluğu düşmez, dinleyeni yormazdı hiç." (s. 57).
Anlatısal ortam/"... gözleri yarı kapalı kadınlar, yurt yerlerinde yakılan ateşlerin dumanları gibi hüzünlü, üzünç dolu ağıtların, ilahilerin, henüz sözcüğe dönüşmemiş ninnilerin itişi ve çekimiyle ağır ağır dönerler. Tiz perdeden ağıtları bir kesilir, bir başlar kaybolur, sonra yeniden belirir, hiç tükenmez. Ara sıra da göğüslerini yumruklayarak, yüzlerini tırmalayıp saçlarını yolarak, efsanelerin ezgisine uydurulmuş, uzun seslenişli, vurgulu dizelerle, çoktan ölmüş, toz olmuş Simber'in kadınlığını kutlarlar. Üzüntülerinde ve kendilerinden geçmişliklerinde, kendi kanlarından olan Simber'in gücüne ve direncine imrenen bu anlatım gizlenir, değişik bir mutluluk okunur hep." (s. 19)
Osman Şahin öykücülüğünün genel kurgusu budur. Birden öne çıkmış her yazar gibi, Osman Şahin de 1971 yılında yayımlanan Kırmızı Yel'in etkisini sürdüren çok öykü yazdı. Kırmızı Yel'deki kurgu, öykülerinde bugün de sürüyor. Ama Kırmızı Yel (1971), Acenta Mirza (1974), Ağız İçinde Dil Gibi (1980), Acı Duman (1983)'lardan Kolları Bağlı Doğan (1989), Ay Bazen Mavidir (1989), Başaklar Gece Doğar (Roman, 1991), Selam Ateşleri (1993), Fırat'ın Sırtındaki Kan/Bucaklar (1955), Güneş Harfleri (1995)'inde, Osman Şahin doğal olarak yazınsal arayışlar denemiştir. Bu arayışın sonuçları konu alanlarında ve biçeminde kendini gösteriyor. Osman Şahin'in, son kitaplarında, özellikle Kolları Bağlı Doğan, Başaklar Gece Doğar, Bucaklar'da çağdaş konulara yöneldiği, ağıtsı biçemi yerine düz bir söylemi yeğlediği gözleniyor. Bu, Osman Şahin'de bir değişmeyi ya da, hemen her yazar için söylenen bir aşamayı değil; tam tersine, bir sürekliliği anlatır. Örneğin Fırat'ın Sırtındaki Kan/Bucaklar, nerdeyse masalaşımına uğraması gereken kan davalarının bugün de süregeldiğinin; bunun toplumsal düzeni, politik ve bürokratik ilişkileri etkilediğinin -belgesel- öyküsüdür. Yıllardır gazete sayfalarında cinayet haberleri olarak kan kokusu yayan bu olaylar, bu kitapta yazar tanıklığıyla yansıtılmış oluyor. Feodal düzenlere özgü, azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısı, denetimi, sömürüsü bugün de sürüyor. Düşünce, direnme, hak aramak için eyleme geçme bugün de yasak. Demokrasi, evrensel demokratik haklar bağlamında uygulanmıyor; egemenler onu kendi çıkar düzenlerini yürütecek bir araç gibi görüyorlar. Bu gerçeği ayrımsayıp başkaldıranlar, en gelişmiş işkence aletlerinin soğuk demirini yüreklerinin şah damarına sokulmuş buluyorlar. Bundan dolayı, destanların "kolları bağlı Odysseia"sının yerini çağımızda Kolları Bağlı Doğan'lar alıyor. Prometheus'un ciğerine batan kartal gagaları günümüzde yüreklerin içini oyuyor. Alıcı kuşların önüne atılmış bir serçeciğin yazgısını yaşayan tutuklu Doğan'ın şu sözlerini anlayacak yüreklerin gözü kapalı:
"Dayanamadım, koyverdim kendimi; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ağlıyor olmam, içimin zayıf oluşundan değildi, işkence yapanları hâlâ insan soyundan birileri saydığım içindi."(s. 42).
"Ah kana bulanmış acıların, parçalanan yüreklerin anası özgürlük; ey acı tarlalar!... Bilir misin ne yamandır o nem ve küften kararmış, iğrenç, ıslak, ağır, havasız hücrelerde yaşamak? Bilir misin o zulüm örsünde dövülen demirlerin çelikleşirken pul dökmesini, işkence odalarında terlemesini?" // Ah ana, sen bizleri doğurdun, dünyaya salıverdin. Şimdi de bizler özgür kalabileceğimiz bir başka dünyaya hamile kaldık. Haftalardan beri onu doğurmanın ağır sancılı rahminde, derin hücresindeyiz ana..."(s. 49).
"...Ellerimle kollarımla beni çarmıha germişler, İki bin yıl öncesi Kudüsü'nün ünlü Golgota Tepesi'nde, Nasıralı İsa'nın başına gelmiyor bunlar. Nasıralı İsa'dan iki bin yıl sonra, İstanbul'un göbeğinde on iki katlı, modern görünümlü bir binanın sorgulama odalarının birinde oluyor bunlar." (s. 50). Kolları Bağlı Doğan'da işkencenin insanları ne durumlara düşürdüğünün öyküleri anlatılıyor. Bu öyküler, dünya yazınında yer alacak denli tüyler ürpertici. Kuşkusuz, hiçbir işkence öyküsü, işkenceyi bedeninde ve ruhunda yaşayanın gerçeğini dile getiremez. Gene de onu dile getirme, kendisi de sorgulamalara, tutuklanmalara uğramış bir yazarın işi olmalı.
Dil, yeryüzünde yapılmış her güzellik gibi, ihanetlerin unutulmasına da olanak tanımaz. Sonsuz olan sözdür. Osman Şahin bunu, anasından süt emercesine, beslendiği dilimizin yalınlığıyla başarıyor. Bu beslenmenin nice söz geleneklerinden kaynaklanıp çoğaldığı, Güneş Harfleri'ndeki "Acı Elma Şeker Elma" öyküsünden anlaşılmaktadır. "Acı Elma" her koşulda kendi kendine yetmeye çalışan yoksul Anadolu insanının öyküsüdür. Osman Şahin, masal içinde gerçeği, gerçek içinde masalı yaşayan bir anlatımla işte bu yoksul Anadolu insanının öyküsünü yazmıştır. Acılar kervanına yaşama sevincini katarak; Şakire Ana'sının, acı elmanın çekirdeklerinden tatlı elmalar yeşerttiği gibi, o da, ilkel kalması için demokrasidışı her yola başvurulan insanımızı, bir yazı emekçisi olarak sevgiyle donatıyor.
Adnan BÎNYAZAR
OSMAN ŞAHİN
AY BAZEN MAVİDİR Bütün Öyküleri-2
Osman Şahin’in 30 öyküsünün yer aldığı bu kitabın giriş bölümünde, Adnan Binyazar’ın, Osman Şahin Öykücülüğü üstüne yazdığı geniş oylumlu, “Bir yazı ve Sevgi Emekçisi” başlıklı yazısını, Prof. Bahri Savcı’nın ‘Keşke “Roman”a açılsaydı’ yazısını, Sennur Sezer ve Ali F. Bilir’in değişik değerlendirme yazılarını bulacaksınız.
Osman Şahin, bu öykülerinde okurlarını Doğu, Güneydoğu, Çukurova ve Toros insanlarımızın gizemli dünyasına götürüyor. İnsanın özünde var olan kötülüğü, ölüm temasını, korkuyu, çarpıtılmış cinsellikleri, kıtlığı, umutsuzluğu, yatırları, insanın doğa ile savaşımını, efsaneleşmiş aşkları, teknoloji ile gelen değişimin insanlarımıza yaptığı etkileri, eski pagan kültürün izlerini, yoğun, psikolojik bir derinlikle, coşkulu, renkli, doğurgan, şiirsel bir anlatım diliyle veriyor.
Öykülerinde evrensel boyutlara ulaşıyor. Yazar, iyi bildiği doğayı, bir öykü kahramanı gibi öykülerine katıyor.
Bu kitapta, Osman Şahin’in, “İnsanlık suçu” olarak bilinen, suçların en ağırı olan zulüm ve işkence öykülerini de bulacaksınız. Bu öyküler, yalnızca ülkemiz hapishane yazınının değil, dünya hapishane yazınının da en seçkin örnekleri arasında yer alıyor.
|