Cumhuriyet gazetesi yazarı Ümit Zileli askerliğini 1985-86 yıllarında Tunceli’de Jandarma Komando Asteğmen olarak yaptı.
Tanık olduğu acıları, öfkeleri, hüzünleri daha Tunceli’deyken kaleme almaya başladı.
Bir belge niteliğindeki bu kitap, üzerinden uzun yıllar geçse de unutulmayacak gözlemleri ve tanıklıkları içeriyor. Vur Emri, gelecek için tarihe not düşüyor…
Ümit Zileli’nin yürekten dileği ise şu: “Topun, tüfeğin ve hatta askerliğin olmadığı, bir baştan diğerine sevda türkülerinin söylendiği bir dünya..."
8. BASKIYA ÖNSÖZ
Bıçağın Ucunda
Vur Emri'nin 6. baskısına yazdığım önsözün üzerinden 6 yıl geçti. Türkiye'nin karanlık bir tünele girdiği, dünyanın trajik bir değişim geçirdiği koskoca bir 6 yıl!.. O gün yazdıklarıma baktığımda, geleceğe dair öngörülerimin gerçekleştiğini ya da gerçekleşmek üzere olduğunu görüyorum, ne yazık ki!..
Türkiye'nin içeriden ve dışarıdan kuşatılmışlığı, bugün "teslim alınma" noktasına ulaştı!.. Artık açık açık, "Türkiye İslam Cumhuriyeti"nden söz edilebiliyor... Türkiye'nin ne şekilde parçalanacağına, o parçalara hangi sömürgelerin monte edileceğine dair haritalar bile yayınlanıyor. Yüzlerindeki maskeleri tamamen atan işbirlikçiler, artık kapısına bağlandıkları efendilerinin talimatlarını açıkça yerine getiriyorlar!..
Ama büyük devrimcinin dediği gibi, "İşte bu ahval ve şerait altında dahi" ülkesini canı pahasına savunan, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin Türkiye üzerine yazdıkları soysuz senaryoyu boşa çıkarmaya yeminli yurtseverler insanüstü bir gayretle savaşımlarını sürdürüyorlar...
Gün, karanlıkla aydınlığın en keskin ve en açık şekilde savaştığı gündür!.. Türkiye adeta keskin bir bıçağın sırtında ölüm-kalım mücadelesi vermektedir... Ama hiç kuşkunuz olmasın, yurtseverler, tıpkı 20. yüzyılın başında olduğu gibi, 21. yüzyılın başında da ülkesine biçilen "Yeni Sevr" anlaşmalarını yırtacak güce ve kudrete sahiptir...
Olacak olan da budur!..
Ümit Zileli
Temmuz 2008
6. BASKIYA ÖNSÖZ
Her Gecenin Bir Sabahı Vardır...
Elinizde tuttuğunuz kitap, Vur Emrinin 6. basımı. Askerliğimi bitirdiğimden bu yana tam 16 yıl geçti... Bu süreçte o kadar çok şey değişti ki... Bugün artık PKK yok!.. Çetebaşı Abdullah Ocalan, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını İmralı'da çekiyor...
PKK'nın ismi tarihe karıştı; ama cismi KADEK adı altında Avrupa başkentlerinde cirit atmayı sürdürüyor!.. O günden bugüne çok şey değişti tabii; artık silahlı mücadele yok, aslında gerek de yok; çünkü eski PKK'li yeni KADEK'li terör ağaları kanlı aşamadan siyasi aşamaya geçtiler!..
Bu konuda sırtlarını sıvazlayan da az değil. Başta Avrupalı dostlarımız olmak üzere birtakım çevreler Türkiye'nin KADEK'le masaya oturması için akla gelebilecek her yolu deniyor. İyice ileri gidip bu durumu "Avrupa Birliği üyeliği için şart" listesine sokmak isteyenler bile mevcut. Şu sıralar sahnede "Kıbrıs oyunu" oynandığı için gölgede kalıyor; ama Kıbrıs "tamamına erdirildikten" sonra artık "Ege kıta sahanlığı" mı olur, yoksa "Güneydoğu'da siyasi çözüm" mü masaya konur bilinmez!..
16 yılda çok şey oldu... Birçok yiğit devrimci, Kuvayı Milliyeci alçakça kadedildi... Türkiye adım adım köleleştirildi. 1950'den 1990'lara sağın kucağında büyüyen şeriatçılar, önce özgürlüklerini ilan ettiler, sonra da iktidara yerleştiler. Kısacası bugün Türkiye, hem ekonomik hem de siyasal olarak karanlığa teslim olmuş durumda. Güneydoğumuzda ise ABD himayesinde bir piyon Kürt devleti tehdidiyle karşı karşıyayız. Küreselleşme adı altında dünyaya dayatılan "ABD imparatorluğu'nun öncelikli hedefi yaşamsal öneme sahip bu bölgeyi tam anlamıyla kontrol altına almak.
Vur Emri Türkiye'nin en kanlı, en acımasız, en hıyanet dolu dönemlerinden birinin tanıklığıdır. Hıyanet bugün de en ağır biçimde sürüyor... işbirlikçiler, almış oldukları talimatlar uyarınca çalışmalarını sürdürüyor!..
Aslında nüfus cüzdanlarımızın eskimesi dışında değişen pek bir şey yok!.. içeriden ve dışarıdan karanlığın kuşatması ağır şekilde devam ediyor...
Ama unutulmasın; bu ülkenin aydınlık insanlarının karanlığın uşaklarına karşı kararlı savaşımı da sürüyor... Ve bu kavga aydınlığa ulaşana dek sürecek...
— Her gecenin bir sabahı vardır!..
Ümit ZİLELİ
Aralık 2002
4. BASKIYA ÖNSÖZ
Geçmişten Bugüne... Kısa Bir Hesaplaşma
Askerliğimi bitirdiğimden bu yana 10 yıldan fazla zaman geçti. Vur Emri'nin ilk basımından bu yana ise 8 yılı aşkın zaman geçmiş. Askerlik anılarımı yazdığım sıralarda toplumda ağırlıkları olan, kamuoyunu etkileyebilecek insanlara yaşadıklarımı anlatır, onların tepkilerini ölçerdim. Genel olarak karşılaştığım tavır şöyleydi: Önce inanmayan bir yüz ifadesi, sonra "vay canına, yapma yahu" tepkisi, dehşetle büyüyen gözler, başını iki yana sallayarak, "cık, cık" sesleri ve son olarak da "Ümit'ciğim, gel şimdi yazma bunları, başını belaya sokma. İlerde yazarsın" telkinleri. Ben çok kızar, köpürürdüm. Gerçekten de bu insanların birçoğu Doğu Anadolu'yu, Tunceli'yi, Bingöl'ü, Diyarbakır ya da Şırnak'ı, Hakkâri Yüksekova'yı, Zap Suyu'nu, Dicle'yi, Fırat'ı görmemişti. Görenlere gelince, onlar da yanlarında mülki erkân, o zavallı, o sefalede ve de dayanılması mümkün olmayan terörün dehşetiyle koyun koyuna yaşayan insanların zor koşulmuş misafirperverliğini yaşamıştı. Başlıca işleri, oturdukları sıcacık koltuklarda ahkâm kesmek, Türkiye'yi sütunlarında ya da etkili ve yetkili zevatın teşrif buyurduğu üst düzey toplantılarda, kokteyllerde defalarca kurtarmaktı!
Ama haklıydılar! Ben gördüklerimin, yaşadıklarımın, tanık olduklarımın tümünü yazamazdım. Nitekim yazamadım da!.. Yıllar sonra kitabın üçüncü baskısı yapılırken bazı eklemeler yaptım ama Vur Emri'nin şu an elinizde bulunan dördüncü baskısı bile hâlâ anılarımın tümünü içermiyor, ne yazık ki!..
Anılarımın bazı çarpıcı bölümleri önce zamanın en cesur dergisinde, 2000'e Doğru da "Yakala ve Öldür" başlığıyla çıktı. Derginin kapağında, bir katırın üstünde, elimde silah, üstümde komando giysileri ve başımda ünlü mavi bere ile benim resmim vardı. Resim belki biraz komikti ama yazılanlar yutulamayacak kadar acıydı. Doğu ve Güneydoğu'da yaşananlar ilk kez bir asteğmenin gözüyle kamuoyuna mal oluyordu, insanlar ilk kez, gazetelerde tek tip yazılan, "Güvenlik kuvvetleriyle teröristler arasında çıkan çatışmada..." haberlerinin dışında Doğu gerçeğiyle yüz yüze geliyordu. Tepki umduğumun çok üstünde oldu. Yazdıklarım uzun süre konuşuldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde tartışmalara konu oldu. Genelkurmay Başkanlığı açıklama yaptı. İnanılmaz sayıda kutlama, eleştiri, küfür ve tehdit aldım.
Askerlik anılarım Vur Emri adıyla kitap olarak çıktığı zaman da büyük ilgi gördü. Övgü ve kutlamalar bir yana, belirli kesimlerden şiddetli bir eleştiri kampanyası başlatıldı. Hatta bazıları iyice ileri giderek beni, "vatan haini" olarak ilan etme alçaklığını bile gösterdi. Hızla yaklaşmakta olan "Yeni dünya düzenine" kendini peşkeş çekme hazırlığında olanlar saldırıya geçmişti. Diğer bir deyişle o zaman da bugün olduğu gibi "vatansever" olarak ilan edilen soyguncular, katiller, karanlık yüzlü siyaset erbabı, basında bazı köşeleri ele geçirmiş, kalemini satarak ya da kiraya vererek kamuoyunu uyutma görevini üstlenen "her devrin adamı" kalemşorlar vardı. Ancak bunların pislikleri, ihanetleri ve hırsızlıkları henüz tam olarak ortaya dökülmemişti.
Kitabımın önsözünde Güneydoğu sorunu, PKK gerçeği ve ülkeyi yönetenler ile ilgili görüşlerimi, düşüncelerimi son derece net bir biçimde anlatmıştım. Anılarımı yazarken soruna ve olaylara hangi gözle baktığımın bilinmesi açısından bugün de altına imza atacağım görüşlerimi bu önsöze aynen alıyorum.
"...Her şeyden önce Türkiye, ulusal sınırları içinde bir bütündür. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum... Türkiye'de yaşayan, Türk nüfusuna kayıtlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve yurttaşlık haklarından eşit şekilde yararlanır. Üstelik bu benim görüşüm olduğu kadar, anayasamıza göre de böyledir. Böyledir de, ne yazık ki Ankara'nın doğusunda kalmak talihsizliğine uğrayan yurttaşlarımız ne hikmetse kâğıt üzerindeki bu haklardan bir türlü yararlanamamaktadır! Ben bir kaymakam çocuğu, daha sonra bir gazeteci olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu karış karış gezdim. Komando subayı olarak, ilan edilmemiş bir savaşın tam göbeğinde yaşadım. Doğu insanının çektiği azaba, yaşadığı baskılara gözlerim, beynim ve yüreğimle tanık oldum. Üstelik her defasında bu zavallı ama aynı zamanda onurlu insanların böylesine bir yaşamı nasıl göğüslediklerini üzüntü, hayret ve büyük bir hayranlıkla izleyerek!..
En önemlisi, o güne dek ayırt edemediğim bir gerçeğin de farkına vardım:
— Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da sadece Kürtler yaşamıyordu!..
O bölge bir mozaikti. Her halktan, her mezhepten ve kökenden insanların oluşturduğu bir mozaik... Türk, Kürt, Çerkez, Ermeni... onlar, binlerce yıllık bir tarih ve kültürün kaynaştırdığı insanlardı ve aynı eziyetleri, baskıları ortaklaşa göğüslüyor, aynı sefaletten pay alıyorlardı. Devlet devletliğini bilememişse bu Doğu Anadolu'daki tüm insanlara karşıydı... Öyleyse yapılması gereken son derece açıktı:
— Türkiye'de yaşayan, işçisi, emekçisi, köylüsü, Türkü, Kürdü tüm insanlarımızın "insanca" yaşayacakları, baskının, sömürünün olmadığı bir ülke yaratmak...
Ancak, göründüğü kadarıyla olaylar hiç de öyle gelişmiyordu. Bir yanda devlet "daha baskıcı" olmanın yasalarını çıkarırken, diğer taraftan koyu bir "Kürt milliyetçiliği" almış başını yürümüştü. Özellikle son yıllarda açıktan açığa konuşulmaya başlanan senaryoya göre, bağımsız(!) bir Kürt devletinin sınırları şöyle olacaktı:
— İran, Irak ve Türkiye'de yaşayan 20-30 milyon civarındaki Kürt asıllı insanı ve yine aynı ülkelerin Kürt nüfusu barındıran topraklarını kapsayacak bir devlet!..
Bu Türkiye açısından topraklarını Diyarbakır'dan itibaren yeni kurulacak devlete bırakmak anlamına gelmekte...
Böyle bir devlet, görülebileceği üzere "uydu devlet" olmaya son derece yatkındı. Dört tarafı dost olmayan ülkelerle çevrili, denizle bağlantısı olmayan, ekilecek verimli toprağı bulunmayan, hiçbir şekilde ticari yol yaratamayacak böyle bir devlet ancak ve ancak "uydu" olmaya adaydı. Herhangi bir süper devletin desteklediği, Ortadoğu'da "koçbaşı" olarak kullanacağı bir "kukla devlet!"
Öyleyse yapılması gereken, Türkiye'nin parçalanmasını engellemek olmalıydı. Ama nasıl?.. 60 yıldır devleti yönetenlerin aldığı tedbirler sonucu nerelere geldiğimiz aşikâr! Baskı politikaları ile hiçbir yere ulaşılamayacağı da belliydi. Bir tek yol kalıyordu geriye;
— Doğu insanını kazanmak...
Ve bu o kadar zor değildi.. O insanlar öylesine alçakgönüllü, öylesine ilgi ve hoşgörüye muhtaçtılar ki, geçmişte kendilerine yapılan her türlü haksızlığı affetmeye, ileriye yeniden umutla bakmaya hazırdılar. Bir tek istekleri vardı;
— İnsana yaraşır muamele ve ilgi...
Ve bunlar kanımca atla deve değildi. Bunlar kendine "devlet" sıfatını layık gören her yönetimin ilk önce, olmazsa olmaz yapması gereken şeylerdi. İşte bu düşünce ve duygular içinde sonradan büyük tartışmalara neden olan görüşlerimi "PKK Gerçeği ve İlerici-Demokrat Sorumluluğu" başlığı altında kaleme aldım. Kamuoyuna açık mektup olarak yazdığım görüşlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum:
PKK Gerçeği ve İlerici - Demokrat Sorumluluğu
Türkiye'nin doğusunda bugün tam anlamıyla bir savaş hali yaşanmaktadır. Gerçek, halka açıklanan iki satırlık bildirilerin çok ötesinde ve çok daha vahimdir. Ülkenin geleceğini yok etmeye, ulusu bölmeye yönelik kanlı olaylar söz konusudur. Saklamaya çalışmak, örtbas etmek için çabalamak gereksizdir; 1984'ten 1989'a beş yıl içinde "Kürt sorunu ve PKK" Türkiye'nin gündemine olanca ağırlığıyla yerleşmiş ya da bilinçli olarak yerleştirilmiştir! Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da masum insanların katledilmesini de içeren bir kanlı senaryo oynanmak istenirken, dışarıda, Batı devletlerinin başkentlerinde ve de himayelerinde konferanslar düzenlenmektedir. 19-20 Ağustos tarihlerinde Londra'da toplanan "Kürt Ulusal Kongresi", "Nasıl bir devlet?" sorusuna yanıt arıyordu. 14-15 Ekim'de Paris'te Fransa Özgürlük Vakfı tarafından düzenlenen, Türkiye'nin bazı milletvekillerinin de hazır bulunduğu, "Kürtler, İnsan Hakları ve Kültürel Kimlik" konulu konferansta "kurtuluş" sorunu tartışıldı. Önümüzdeki Temmuz ayında aynı nitelikte bir konferans İsveç'te düzenlenecek. Kısacası Batı, yılların "bekle gör" politikasından sıyrılmış, aktif bir "himayecilik ve destek" eğilimi içine girmiştir.
Bütün bu gelişmeler yaşanırken Türk basınında bir "Abdullah Öcalan-PKK" röportajları furyası başladı. Al gülüm ver gülüm tarzındaki bu röportajlar karşısında önümde iki yol vardı:
1- Bir demokrat, bir ilerici olma sorumluluğuyla PKK ve güneydoğu konusunda düşüncelerimi kamuoyuna açıklamak...
2- Susup oturmak..
Ben birinci yolu seçtim.
Selçuklu'dan Bu Yana
Bilineni tekrar etmek olacak, ancak konuya şöyle bir soruyla başlamakta yarar var; Türkiye'de Kürt var mıdır? Vardır. Selçuklu'dan bu yana Kürtler Türk halkıyla yan yana, iç içe yaşamaktadırlar... Ve onlar Türkiye'yi yönetenlerin "gerçekleri göz ardı etmeye, bastırmaya" yönelik politikaları gereği,
— Bunlar dağ Türkleridir. Dağlarda yaşayan bu insanlar karların üzerinde yürürken kart-kürt sesleri çıkardıkları için bu isimle anılırlar!.. gibi saçma ve gülünç iddiaların aksine düpedüz ayrı bir soydan gelen, ayrı dilleri, gelenek ve kültürleri olan insanlardır ve bugün Türkiye sınırları içinde nüfusları milyonlarla ifade edilmektedir.
Ve bu insanlar bin yıldır Anadolu toprakları üzerinde Türk halkıyla aynı kadere ortak olmuş, aynı çileleri çekmiş, zamanı geldiğinde aynı erinçleri paylaşmış bir halktır. Dünyanın en güçlü emperyalist devletlerine karşı tarihin yazdığı ilk kurtuluş savaşında Türklerle omuz omuza düşmana karşı duran yine bu halktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni emperyalistlerin kafasına vura vura kabul ettirdiğimiz Lozan Konferansında heyet başkanı İsmet İnönü okuduğu bildiride şöyle diyordu:
— Kürtler, Türk vatanının kendileriyle beraber, bilhassa Doğu'da Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli mücadelenin devamına canla başla katıldılar. Sonra, Lozan Muahedesi yapılırken de, Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır.
Mustafa Kemal Atatürk, tarihi Söylev'inde;
— Biz Türkler ve Kürtler müşterek düşmana karşı beraberce çarpıştık diyerek bu halkın hakkını teslim etmiştir.
Hikâyenin bundan sonrası ise hazindir! İsyanlar, askeri tedbirler ve en önemlisi yanlış devlet politikalarıyla dolu yarım asırlık bir süre... Ve sonuçta "ayrılık türküleri!.." Türkiye niçin bu noktaya dek sürüklenmiştir? Bu soruyu yanıtlayabilmek için yakın geçmişe, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarına ve tabii Kürt isyanlarına bakmak gerekir.
Gerici ve Dış Destekli İsyanlar
Yeni Cumhuriyeti tehdit eden ilk büyük Kürt isyanı Şeyh Sait isyanıdır. "Şeriat isterük" çığlıklarıyla başlamış, kısa zamanda yayılmış ve kanla bastırılmıştır. İsyanın başladığı tarih iki açıdan çok önemlidir. Öncelikle, İngiltere ile neredeyse savaşa sürüklenebileceğimiz Musul meselesi gündemdedir. Mustafa Kemal bu toprak parçasının önemini son derece iyi bilmektedir. Yakın gelecekte petrolün kazanacağı yaşamsal önemin farkındadır. Ancak bunu İngilizler de iyi bilmektedir. Amaç, ne pahasına olursa olsun Musul vilayetini kukla devlet Irak'ın sınırları içinde bıraktırmak ve diledikleri gibi kullanmaktır.
Doğu Anadolu'daki Kürt beylerine gelince; onlar şaşkın ve öfkelidirler. Şaşkındırlar, çünkü umduklarını bulamamışlardır. Kurtuluş Savaşı'na omuz vermişlerdir ama padişahı ve hilafeti savunmak için. Savaş bitip kurtuluş sağlanınca her şey eskisi gibi olacak, onlar yine içişlerinde astığı astık, kestiği kestik idarelerini devam ettirecekler, vergi vermeyecekler, askere gitmeyecekler, neredeyse bir derebeylik düzeniyle yöneteceklerdir kullarını. Öfkelidirler, çünkü düşündüklerinin tam tersine Misak-ı Milli sınırları içinde yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur... Ve bu cumhuriyet rejiminin içerde bölünmüşlüğe, keyfiliğe hiç tahammülü yoktur.
Hesap çok açıktır; Türkiye Cumhuriyeti'nin zayıf olduğu, yaralarını yeni sarmaya başladığı, insanların savaşmaktan bıktığı bir dönemde majestelerinin desteğini de arkalarına alıp Doğu Anadolu'yu Türkiye'den koparmak. Şeriat isterük edebiyatının arkasında yatan gerçek budur. Bugün bazı kendini bilmezlerin ileri sürdüğü gibi, bırakın ilerici bir isyan olmasını, Şeyh Sait isyanı gerici karakterinin yanı sıra, hain, dışarıdan beslenen bir isyandı. Uzun bir uğraştan sonra bastırılabildi. Ancak genç Türk devleti Musul'u kaybetti. İngiltere istediğini elde etmiş, aynı ülkenin insanlarını birbirine kırdırarak petrol yataklarını ele geçirmişti.
Bu tarihten başlayarak Cumhuriyet yönetimi Doğu'ya karşı giderek artan bir şüpheyle bakmaya başlamış, bu bölge için özel yasalar çıkarmıştır. Bizce yanlış yapmıştır. Paniğe varan şüphecilik ve telaş, yönetimi sertliğe itmiştir. Ancak sorulması gereken şudur: Henüz bir kurtuluş savaşından çıkmış, emperyalist Batı'ya karşı her alanda büyük bir şüpheyle bakan ve bunda haklı olduğunu bir büyük isyan ve Musul'u kaybetmekle anlayan bir yönetim, bizim yarım yüzyıl sonra, değişen dünya şartlarında düşündüğümüz çözümleri ne dereceye kadar düşünebilirdi?!..
Cumhuriyet tarihinin en büyük isyanı ise 1937'de patlak verdi. Nedenler yine aynıydı. Kürt ağaları yönetilmekten hoşlanmıyorlardı. Yöreye yol, su, hele okul gelmesini hiç istemiyorlardı. Köprü, yol, okul demek medeniyet demek, Kürt insanının dışa açılması, kölelikten kurtulması demekti. İşte Şeyh Rıza'nın başını çektiği Dersim İsyanı bu tür bir köleliğin, cehaletin ve bunlara bağlı olarak kendi düzenlerinin sürüp gitmesi için başlatıldı.
Nokta dergisinin 28 Haziran 1987 tarihli sayısında benim İngiliz arşivlerinden çıkardığım bir belge yer almaktadır. Dersim İsyanı'nın lideri Şeyh Seyid Rıza'nm İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği bir mektuptur bu. 30 Temmuz 1937 tarihli ve Dersim Generali Seyid Rıza imzalı bu mektupta isyanın lideri İngilizlere şöyle seslenmektedir:
— Üç milyon Kürt benim sesimden ekselanslarına sesleniyor ve hükümetinizin manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyor.
İşte Dersim İsyanı ancak bu kadar bağımsızlıkçı, bu kadar özgürlükçüydü!.. Yayımlanmasının hemen ardından bazı çevrelerde bu belgenin sahte olduğu ileri sürüldü. Belgenin aslı Londra'da, 'Public Record Office' arşivleri arasındadır ve dileyen herkes parasını vererek bir kopyasını edinebilir.
Dersim İsyanı son derece kanlı bir şekilde bastırıldı. İsyanın elebaşları Elazığ çarşısında, halkın önünde asıldılar. 1938'deki ikinci harekâtta ise Dersim Kalan mıntıkası tamamen temizlendi. Komintern belgeleri bu isyanın nedenleri konusunda zamanın en dikkate değer saptamasını yapıyor. 29 Temmuz 1937 tarihli ve Türkiye Komünist Partisi genel sekreterlerinden İsmail Bilen imzalı belgede Dersim olaylarından şöyle söz ediliyor:
— Ankara hükümeti Dersim bölgesinde Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Dersim'de devlet otoritesi sadece kâğıt üzerinde kalıyordu. Feodal aşiret reisleri her fırsatta devleti hiçe sayıyordu. Bugün Kemalist rejimin enerjik reformları yüzünden kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişiyle karşı karşıyayız.
Saptama son derece doğruydu. Bu belge o zaman komünistlerin olaylara ne şekilde baktığını göstermesi bakımından ayrıca değerlidir. Dersim İsyanı'ndan sonra devletin Doğu Anadolu'ya bakışı tamamen değişmiş, şüphecilik yerini güvensizliğe bırakmıştır. O tarihten günümüze bu bölge genellikle sıkıyönetim altında yönetilmiş, elli yıl içinde devletle Doğu vatandaşı arasındaki güvensizlik uçurumu iyice açılmıştır. Devlet bu bölgeye çağdaş hizmetler götürmekten çekinmiş, vatandaş istemekten korkmuş ve ne yazık ki, "Feodal sistem" tüm ağırlığıyla sürüp gitmiştir.
El Değiştiren Terör
PKK işte böyle bir ortamda, 1970'lerin ortalarında doğdu. Yarım yüzyıllık bir sessizlikten sonra Türkiye'nin içinde bulunduğu "kaos" bir fırsattı ve kullanıldı. 1984 Haziranı'na dek hiçbir önemli eylem gerçekleştirmedi bu örgüt. Arşivlere bakıldığında görülecektir ki, 12 Eylül darbesine dek PKK'nin Doğu'daki faaliyetleri yalnızca "feodal beylerin koruyuculuğunu yapmak" ve sol örgütlerin taraftarlarını öldürmekten ibaretti!.. PKK'nin ilk büyük eylemini gerçekleştirdiği tarih çok önemlidir. Çünkü, 1973 yılında ABD'nin Kaliforniya eyaletinde iki diplomatımızın öldürülmesiyle başlayan, 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrası iyice hızlanan ve 1984'e kadar tırmanarak devam eden Ermeni terörü bu tarihten sonra tamamen durmuş, aynı sıralarda PKK'nin eylemleri başlamıştır. Diğer bir deyişle terör el değiştirmiştir! Bu örgüt beş yıl içinde çoluk-çocuk, kadın yüzlerce masum insanı katletmiştir. Bu örgüt kendi yayın organında ırkçı düşüncelerini her fırsatta tekrarlamakta, kendi dışındaki her türlü sol örgütü "hain-işbirlikçi" olarak ilan etmekte ve Avrupa sokaklarında insanları sırf bu nedenle katletmektedir.
Doğu Perinçek, 22 Ekim 1989 tarihli 2000 'e Doğru dergisindeki başyazısında kendisi için vicdan borcu olduğunu vurgulayarak şöyle diyordu:
— Bugün PKK, Kürt örgütleri içinde en yerli olanıdır. Anadolu topraklarına ve Kürt halkına en sadık olanıdır. Çünkü halkla en fazla birleşmiş olanıdır.
Perinçek'in en yerli, en fazla halkla birleşmiş olarak tanımladığı bu örgüt Ortadoğu'nun en acımasız ve eli kanlı diktatörü Hafız Esat'ın ülkesi Suriye'de üslenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'ne tarihi düşmanlığı bilinen, Hatay ilimizi yarım yüzyıl sonra bile hâlâ kendi toprakları olarak haritalarında gösteren Suriye'de!.. PKK lideri Abdullah Öcalan Suriye gizli servisinin kendisine tahsis ettiği evde oturup, yine emrine sunulan Mercedes arabayla dolaşmaktadır. Bu mudur yerli olmak, Anadolu topraklarına sadık olmak? Yüzlerce masum insanı kurşuna dizmek midir halkla birleşmek demek?..
Batı Almanya'da 24 Ekim günü başlayan PKK davasına "dayanışma" gerekçesiyle Yunanistan'dan üç, Kıbrıs Rum Kesimi'nden iki milletvekili katıldı. Acaba Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rum Kesimi'nin Kürt olayına bu sıcak ilgileri nereden kaynaklanmaktadır? Ne zaman ve niçin başlamıştır bu ani "Kürt sevgisi, PKK destekçiliği?.." Bunlar da üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken sorulardır!..
Suriye'de üslenen, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan tarafından desteklenen ve de bütün bunların üstüne kendi insanlarını acımasızca katlederek 'halkla birleşen' bir örgüt!.. Bütün bunları gördükten sonra Türkiye'nin ulusal sınırlarını (Misak-ı Milli) savunmak, Doğu'da oynanan senaryolara sonuna dek karşı durmak, kendine 'ilericiyim-demokratım' diyen herkesin en yaşamsal görevidir.
Londra- 8.11.1989
Yaklaşık 8 yıl önce kaleme aldığım bu görüşlerimde en ufak bir değişiklik olmadı. Bir demokrat, bir ilerici ve bir Kemalist olmanın onurunu da sorumluluğunu da eğilip bükülmeden taşıdığıma inanıyorum. Düşüncelerimde ne denli haklı olduğumu da geçen yıllar içinde yaşadıklarımız bir bir gösterdi. Yazdıklarımı en azından çok abartılmış olarak niteleyenler o günden bugüne Güneydoğu'da yaşananları izledikten sonra sanırım gerçeği görmüşlerdir!
Türkiye'nin bugün geldiği noktada artık maskeler düşüyor. Bugün artık vatan-millet edebiyatıyla halkı soyanların, cinayet işleyenlerin, çeteler oluşturarak devleti içten ele geçirmeye çalışanların, ülkeyi babalarının çiftliği gibi ona buna peşkeş çekme yarışında olanların çirkin yüzleri maske tutmuyor. Tabii, kalemlerini bunların emrine vermiş, adına gazeteci demeye utandığım birtakım soytarıların da!
Evet, bugün "yeni dünya düzeni" ve yükselen değerler adı altında büyük bir rezillik yaşanıyor. Yeni mandacılar, numaracı cumhuriyetçiler, Kürtçüler ve şeriat heveslileri kol kola Türkiye'yi içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklemeye çalışıyor. Tıpkı Mustafa Kemal'in Gençliğe Hitabe'sindeki gibi:
"...Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaaderini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.."
Ama ben umuduyum!.. En zayıf, en bitti denilen anda dünyanın en büyük devlederine karşı kurtuluş savaşı vermeyi başaran bu ulus, bugün ülkeyi karanlıklara, parçalanmaya götürenlere karşı ayağa kalkmayı da başaracaktır. Türkiye Cumhuriyeti 2000'li yıllara çağdaş ve laik bir hukuk devleti olarak girecektir. Çünkü Türk ulusu buna layıktır..
Son olarak, sanıyorum Tunceli insanına verdiğim sözü tuttum. Dudu Teyze'ye, Pertekli Celal Amca'ya, kocaman gözlü Sema'ya, Mustafa amcaya, Haydar Ağa'ya.. Doğu'nun çilekeş insanına olan borcumun küçük bir kısmını ödedim. Biliyorum ki, daha birçok kitap yazılacak.. Tabular yıkılacak.. Ve bir gün güzellikler, umutlar, sevgiler yazılacak. Hiçbir kötülüğün, namussuzluğun, baskının ve işkencenin bulunmadığı, sevda türkülerinin bir baştan bir başa söylendiği bir ülkede...
İstanbul'daki çocukla Hakkâri'deki çocuğun özlemleri arasında hiçbir farkın kalmadığı bir Türkiye'de...
— Çok mu hayal?..
Ümit ZİLELİ
İstanbul, 1997