Ozanlar Yazarlar Kitaplar, 1884 doğumlu Ömer Seyfettin'den 1958 doğumlu Ahmet Erhan'a, geniş bir alandan ozanları, yazarları kapsıyor. Kitap bu süreklilik içinde değerlendirilirse, bizi yalnızca yazınsal değil, konusal bütünlük açısından da yazınımızın yönelimleri, açılımları doğrultusunda bir sonuca vardıracaktır.
SUNU
Sanat, gerçeği yansıttığı ölçüde toplumsal değişimin izini de sürer. Çağdaş eleştiri anlayışında "gerçeklik" ve "yansıtma" kavramlarının sıkça geçmesinin nedeni budur. Sanatın öbür dallarında soyut anlamlar yüklenmiş olan bu kavramlar, araya "olay", sorunsal yaklaşımlar girince yazınsal türlerde somut içerik kazanıyor. Öyle ki, "soyut şiir" adlandırması bile bu kuralın dışında kalmamıştır. Yazınsal ürünleri "insanın tarihi" diye niteleyenler, bununla, sanatın toplumsal değişimi gerçekleştirdiğine dolaylı yönden değinmiş oluyorlar.
Sanatın kaçınılmaz konusu olan "insan"la "zaman" kavramları arasında bir özdeşlik vardır. Bu özdeşlik şundan bellidir ki, zaman değişince insan, insan değişince zaman değişiyor. Sanatta her şey, sonunda, gerçekliği yansıtma olgusuna dayanır. Yansıtmanın nasıl, ne yönde olacağı ise, gelir sanatçının yaratma gücüne dayanır.
Gerçeği yansıtmada sanatsal yaratıcılık kadar, toplumun, yaratılanı algılama yönelimleri, birikimleri de etkendir.
Sanat, bu açıdan, aynı zamanda toplumun bir tür algılama tarihidir.
Boris Suchkov, diyalektik bir yaklaşımla, toplumsal algılamayı gerçekliğin özü sayar. Bununla da kalmaz, edebiyatın biçim ve içeriğindeki başlıca değişmenin, toplumsal yaşamdaki değişme tarafından koşullanmış olduğunu ileri sürerek şu sonuca varır:
"20. yüzyılda tarihsel gelişmenin seyri, sınıfsal mahiyeti ve kökenleri ne olursa olsun, edebiyatı, yaşadığımız hayatın ve çağın biçimsel bir çizimini yapmaya, yani onun tarihsel içeriğini anlama ve ortaya koyma yollarını araştırmaya zorluyordu sürekli olarak."
Gerçeğin ve toplumsal gelişmenin yasaları her yerde aynıdır. Suckhov'un bu yargıları, yazınsal gelişim göz önünde bulundurulursa Türkiye için de geçerlidir. Suckov biliyordu ki, yaşamak varsa, buna bağlı olarak bu yaşamın biçimini, gelişimini, aksamalarını saptayan belgeler de olacaktır; o da tarihten başkası değildir. Kemal Karpat da, "Bir edebiyatın kuvveti, içinde geliştirdiği toplumun davalarının çeşidi ve derinliğiyle ölçülür. Bugünün Türkiye'si ise hiçbir memlekette eşi olmayan bir değişme çabası içindedir," diyerek, köyden kente göçün yarattığı sarsıntıları yazınsal sanatiardan örnekler vererek açıklıyor.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından bu yana, toplumsal değişime koşut olarak gelişen yazınımızın şu dönemlerden geçtiği görülür: Tanzimat ve Edebiyatı Cedide, ulusalcı yaklaşımlar, çağdaş edebiyat...
Tanzimat ve Edebiyatı Cedide yazını, Batı örneklerinden geniş ölçüde yararlanmıştır. Özellikle Edebiyatı Cedide romanlarındaki kişiler bu Batı örneklerine benzetilerek çizilir, betimlemeler ona göre yapılır. Yazarlar arasında, Fransız dilinin sözdizimini benimsemeyi doğal karşılayanlar bile olmuştur. Denebilir ki, o dönemde roman yazmak, Fransa'da yaygınlaşmış edebiyat akımlarına uygun örnekler oluşturmak anlamına geliyordu. Namık Kemal'de klasiklerin, Tevfik Fikret'te parnas şairlerin etkisinden söz edilir.
Bu etki uzun sürmemiştir. Halit Ziya Uşaklıgil, Batı etkisinin artık dayanılmaz noktalara dayandığını kavramış olmalı ki, Agk-ı Memnu adlı romanını "milli roman" diye niteleme gereğini duymuştur. Uşaklıgil'in başarısı, "milli roman" yazmakta aranmamalıdır; o, roman denen anlatının nasıl yazılacağını Türk yazınında ilk bilenlerdendir. Uşaklıgil, bu bağlamda yeni Türk romanının başlangıç noktası sayılabilir. Aynı dönem romancılarından Mehmet Rauf'un Eylül'ü ise, nerdeyse Türkiye'de yazılmış bir Fransız romanıdır. Öyle olmakla birlikte, bu iki roman, bugün bile okur bulmaktadır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Batı modeli yaşam biçiminin çelişkilerini göstermesi (Kiralık Konak), Anadolu'da yaşayan insanın gerçeğini duyumsayıp dile getirmesiyle (Yaban) romanımıza ayrı bir açılım kazandırdı. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Batı'ya eleştirel, başka bir deyişle ironili bakışıyla oluşan (Mürebbiye) romanları, insanımızın yaşam biçimini, toplumsallığın geleneksel örüntüsü içinde yansıtmıştır. Türk yazınında toplumsal gerçekçiliğin onun romanlarıyla uç verdiği söylenebilir.
İşgalci Batı emperyalizminin baskısı altında inleyen halkımızın yaşamı ise Halide Edip Adıvar'a, Reşat Nuri Güntekin'e konu olur. Özellikle Güntekin'le romanımızın dili yalınlaşıp Türkçeleşmiştir. Onun romanındaki değerler, Anadolu insanının beğenisi üzerine oturtulmuştur.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında, salt gözleme ve tanıklığa dayanılarak yazılan romanların, öykülerin, övgü şiirlerinin ömrü uzun sürmemiştir. Öyküde Sait Faik'le Sabahattin Ali, şiirde Nâzım Hikmet, alışılan ölçüleri aşarak, özgürleşmiş bir sanatın öncüsü olmuşlardır. Onların ardından Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Yaşar Kemal, Orhan Kemal... gelmiştir. Romanıyla Adalet Ağaoğlu, Tahsin Yücel; şiiriyle Cemal Süreya, Hilmi Yavuz yazındaki bu geniş alanlı çağdaş açılımın ürünleridir.
Bugün yazınımız özgür yaratma aşamasına varmıştır. Artık belli bir anlayış, belli akımlara uymak, kuşaksal kümeleşmeler yoktur; yazınsal düzeyde yazma, belli bir beğenisel düzey yaratma, çağdaş sanatsallığa erme... vardır.
Biçimsel bağnazlıklar çok gerilerde kaldı. Michel Butor'un deyimiyle, bir çokanlamlılık sorunu olan edebiyat, sözcüklerin çok sesliliği içine yerleşmiştir. Butor'un şu gözlemleri bizim yazınsal ortamımıza da ışık tutuyor:
"Verimli yazarlar edebiyatın işlevinin, içinde yaşadığımız dünyayı değiştirmek olduğunu ve bunu da edebiyatın gerçekten belli bir süre içinde başarabileceğini düşünme eğilimi içindedirler. Ama alıştığımız edebiyat yapma olayı yeterli değildir bunun için. Edebiyatın büyük bir bölümü tersine dünyanın muhafaza edilmesi, içinde yaşadığımız toplumun aynı biçimde sürmesi için yapılmaktadır. Biz yalnızca bir değişiklik getiren edebiyatın geçerli olduğunu düşünmek eğilimindeyizdir. Bu görüşün günümüzde doğru olduğunu da söyleyebiliriz. Ama geçmişin büyük edebiyatını düşünürsek en önemli yapıtların bazılarının muhafaza etmeye yönelik yapıtlar olduğunu, toplumun devam edebilmesi için üretilmiş yapıtlar olduğunu kabul etmek zorundayız."
Bu kitapta, kimi yerde yazarın, kimi yerde kitabın öne çıkarıldığı birçok yazının bir araya getirilmesinde Butor'un bu görüşlerinin etkisi oldukça belirgindir.
Yazınsal ürünler zaman içinde bir bütünlük, bir süreklik taşır. Karşımıza yepyeni akımlar çıksa da, Türk yazınında olsun, dünya yazınında olsun, bu süreklilikte bir kopukluk söz konusu olmaz; değişen, bakış açılarıdır, yazılanlarda varılan beğenisel düzeydir, çağın getirdiği değerlerdir. Öyle ki, bir zamanlar sevda öyküleri yazma edebiyat sanılmıştır. Edebiyatın ilk biçiminin ölçülü uyaklı söz dizileri olduğu, tiyatroların, romanların, öykülerin, düşünsel yazıların (denemeler) o biçimlerden doğduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Ozanlar Yazarlar Kitaplar, 1884 doğumlu Ömer Seyfettin'den 1958 doğumlu Ahmet Erhan'a, geniş bir alandan ozanları, yazarları kapsıyor. Kitap bu süreklilik içinde değerlendirilirse, bizi yalnızca yazınsal değil, konusal bütünlük açısından da yazınımızın yönelimleri, açılımları doğrultusunda bir sonuca vardıracaktır.
Adnan Binyazar
Berlin, 01.04.08
ADNAN BİNYAZAR
OZANLAR YAZARLAR KİTAPLAR
Bugün yazınımıza özgür yaratma egemen. Artık yazar, kendini belli bir anlayışla, belli akımlara uymakla, kuşaksal kümeleşmelerle sınırlı tutmuyor, yazınsal düzeyde yazmayı, belli bir beğenisel düzey yaratmayı güdüyor. Biçimsel kalıplara da bağlanmıyor. Özgürce düşünerek yaratıyor yazdıklarını.
Bu, edebiyata sürekli gelişim sağlıyor, onu boyutlandırıyor. Onun için, bir yandan çağın koşullarına göre yapıtlar üretilirken, eski kitaplar da değerinden bir şey yitirmeden varlığını sürdürüyor.
Cumhuriyet Kitapları, Adnan Binyazar'ın imbiğinden bu anlayışla geçen ozanları, yazarları, kitapları okuruna sunmaktan mutluluk duyar.