Hiroşima... Bir masal kenti değil sandığımız gibi... Yıkılmış, yeniden yapılmış bir yer. Taş taş üstünde kalmamış. İnsanları duman olup gitmiş. Bir anda uçmuşlar, eriyerek, toz haline gelerek. Gölgeleri kalmış duvarlarda, kendileri yok olmuşlar... Masal gibi, ama masal değil, gerçek; kaskatı bir gerçek. Yüzyılımızın yüz karası bir gerçek! Hiroşima'lar olmasın! 1945'ten beri uygar insanların, barışa gönül vermiş insanların dilinde hep bu slogan, Hiroşima'lar olmasın...
BİRİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
Hiroşima... Bir masal kenti değil sandığımız gibi... Yıkılmış, yeniden yapılmış bir yer. Taş taş üstünde kalmamış. İnsanları duman olup gitmiş. Bir anda uçmuşlar, eriyerek, toz haline gelerek. Gölgeleri kalmış duvarlarda, kendileri yok olmuşlar... Masal gibi, ama masal değil, gerçek; kaskatı bir gerçek. Yüzyılımızın yüz karası bir gerçek! Hiroşima'lar olmasın! 1945'ten beri uygar insanların, barışa gönül vermiş insanların dilinde hep bu slogan, Hiroşima'lar olmasın...
1970, atom bombasının bu kente atılışının yirmi beşinci yılıydı. Gittim, gördüm her şeyi... İlk Türk yazarı benmişim Hiroşima'ya gelen, Hiroşima'yı anlatan, öyle dediler orada. Üç gün üç gece geçirdim bu kentte. Her anı silinmez gözlemler, izlenimlerle dolu. Dönüşte Cumhuriyet'te yazdım gördüklerimi, duyduklarımı, bildiklerimi. Yazıyla anlatılmaz şeylerdi bunlar. Ciltlerce yazsan yine de bitmez, tükenmez acılar... O günlerde Hiroşima'lar Olmasın geniş yankı yarattı kamuoyunda.
Atom bombasının Hiroşima'ya atılışının otuzuncu yılıydı 1975. Törenler yapıldı, gösteriler, yürüyüşler, söylevler, yazılar, kitaplar... Hiroşima'lar Olmasını Cumhuriyet koleksiyonlarında bırakmak istemedim. Kitap olmaya en çok hak kazanmış yapıtımdı o. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, yeterli ya da yetersiz bulursunuz, daha derinlere inilmeliydi ya da daha büyük araştırmalar gerekirdi dersiniz; orası size kalmıştır. Ben gördüklerimi yazarken bir gazeteci, bir yazar, daha çok bir insan olarak görevimi yaptım. Bu
yazı dizisini kitap halinde toplarken de insanlık adına yararlı bir iş gördüğüme inandım.
Bu kitapta ayrıca Orta Asya'dan Baltık Kıyısına adlı yazı dizisini de okuyacaksınız. Sovyetler Birliği'nde geçirilen yirmi günlük bir gezinin ayrıntılı öyküsü... Sovyetler Birliği konusunda birçok gezi yazısı, röportaj, inceleme okudunuz biliyorum. Nadir Nadi'den Anday'a, İlhan Selçuk'tan Toker'e, Ağaoğlu'na dek... Sovyetler Birliği eskisi gibi gizlerle dolu, kapalı bir ülke değil. Ben 1968'de Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Taşkent'teki kongresine çağrılmıştım. Özbekistan bizlere yakın bir ülke. Bizim eski anayurdumuz orası, orada yaşayan insanlar da atalarımız... Taşkent'te, Semerkant'ta hiç yabancılık duymadım. Ne çevreye, ne insanlara... Sonra Moskova'da ve Leningrad'da bir hafta geçirdim. Dönüşte izlenimlerimi, gözlemlerimi Vatan gazetesinde yayınladım. Sanırım çok kimse okumadı o yazıları. Aradan yıllar geçti, yeniden gözden geçirdim, baktım ki, kitap halinde okura sunulmaya değer yanları var. Hiroşima'lar Olmasının ikinci bölümünde de onları sunuyorum size. Bir edebiyatçının gözüyle Orta Asya, kentleri, insanları, uygarlığı, bu arada Asya Afrika yazarlar toplantısı, sonra üçüncü bölümde Moskova ve Leningrad izlenimleri...
Dördüncü bölümde de Yugoslavya'da 15 Gün adlı bir röportajımı bulacaksınız. 1961'de birkaç gazeteci arkadaşla Yugoslavya'ya çağrılı gitmiş, ülkenin birçok yerini dolaşmıştık. İşin ilginç yanı, uzun yıllardan sonra ilk kez bir gazeteci kurulunun Yugoslavya'ya gitmesiydi. Gezi dönüşünde Vatan gazetesinde yayınlanan bu yazı dizisi Türk okuruna Yugoslavya ve Tito konusunda az çok bir aydınlık getirdi. Yazıda geçen sayılar, bilgiler 1961'in
koşullarına göredir, bunu unutmamak gerekir. Yugoslavya'da 15 Günü yine de ilgiyle okuyacağınızı umuyorum.
Her kitap bir savdır. Bunu bilirim. Ben her kitabım çıkmadan önce düşünürüm kuşkuları büyüterek... Değer mi derim, bu yazıları kitap halinde okurlara, dolayısıyla gelecek kuşaklara bırakmaya değer mi? Siz ne dersiniz bilmem, ben "değer" dedim. İşte Hiroşima'lar Olmasın elinizde. Aradan çekilip sizi kitapla baş başa bırakıyorum. Yargı sizin...
Oktay Akbal, 1976 Ocak
ÜÇÜNCÜ BASIMA ÖNSÖZ
"Savaşa hazır olmak, barış sağlamanın baş koşulu ise bu hedefe varmış durumdayız. Bir milyon Hiroşima gezegenimizde depo edilmiştir. Dünyamızda yaşayan 4 milyar 200 milyonun her biri yılda 115 dolar harcıyor bu silahlanma için..."
Le Monde gazetesinde bir yazı: Satranç Oyunu Sürüp Gidiyor. Andre Fontaine'in bu yazısı düşündürücü yanlarıyla dikkati çekiyor. Adam başına 115 dolar düşüyormuş silahlanma işinde!.. Yani bizim paramızla 20 bin lira! Her dünya insanı, her ay iki bin liraya yakın bir parayı cebinden çıkarıp silahlanmaya veriyor! Boğazından keserek, çoluk çocuğunun sırtından keserek!..
Amerika'nın ünlü Netvstveek dergisi bir soruşturma açmış, şu sayıları saptamış: Bugün Afrika'da 70 milyon insan açlık çekiyor; yalnız Tanzanya'da 19 milyona varıyor açlar... Her gün 150 çocuk gıdasızlıktan ölüyor... Bu yalnız Afrika'nın kara yazgısı değil; Hindistan'da her yıl doğan 21 milyon bebekten 11 milyonu beş yaşından önce ölüyor. Nedeni yeterli gıda alamamaları... Ya 'Özgür Dünya' adı verilen Batı ülkelerinde durum nasıl? İşsizlik son aşamasına varmış! Dünyanın en zengin ülkesi sayılan ABD'de bile bugün yeri yurdu belli olmayan iki milyon 'serseri' var.
Böyleyken, evet durum böyleyken, silahlanma yarışına yatırılıyor milyarlar... Daha çok, daha çok! Bombalar daha etkin olsun, daha çok öldürme gücü kazansın, "bizdeki silahlar düşmanlarımızı korkutsun, bu yüzden de savaş çıkmasın," diyerek karşılıklı silahlanılıyor, bombalar biriktiriliyor depolarda... Nereye kadar, hangi çizgiye kadar, hangi ana kadar gidecek bu karşılıklı korku, çekinme birbirini korkutma, korkma salgını? Belirli bir noktada ipler kopmayacak mı? Bu depolara yığılmış bombalar yağmayacak mı insanlığın üstüne?
Fontaine'e göre bugün bir milyon Hiroşima'yı yok edecek kadar çok bomba var depolarda... Bir milyon Hiroşima! Ben bir tekini görmüştüm. Hem de bombanın düşmesinden tam yirmi beş yıl sonra... Anılar canlanıverdi. Hiroşima'da Barış Müzesi'nde buldum kendimi. Vitrinlerdeki eşyaları, duvarlardaki resimleri seyrettiğim anlar... Kendisi yanarak havaya uçmuş insanın kapı eşiğine vuran gölgesi... Yırtık pırtık okul üniformaları, kasketler... O günü yaşayanların anlattıkları, okuduklarım, duyduklarım, gördüklerim hep belleğimde kazılı kaldı: "Üç gün, dört gün, beş gün. Her Allahın günü ablamı aradık, ama bulamadık. Kapıda ne vakit bir ayak sesi duysak 'o' diyorduk. Gece dış kapıyı açık bırakırdık, hemen girsin diye."
Hiroşima'lar Olmasın ya da Bir Hiroşima Yeter başlıklarından birini seçmek için epey düşmüştüm. No More Hiroshimas sloganı Hiroşima'nın her yerine neredeyse ateşle, kanla kazınmıştı. Bir Hiroşima Yeter; bir şair dost beğenmemişti bu adı: "Bir Hiroşima gerekliymiş anlamı çıkar bu sözden," demişti. İnsanlığa bir Hiroşima yeter mi, yetmez mi diye düşünür tartışırken, şimdi bir milyon Hiroşima ile karşı karşıya bulunuyoruz! Nereden nereye gelmiş insanoğlu; birini bile çok bulurken, şimdi bir milyonu ile karşı karşıya...
"Babamı geri ver anamı, / Dedemi, ninemi / Kızlarımı, oğullarımı / Ger ver / Beni geri ver / Geri ver insanlığı / Bu yaşam sürdükçe bu yaşam / Hiç bitmeyecek olan / Barışı geri ver," diye yazmış Sankichi Togo... Sanıldı ki bir daha Hiroşima, Nagazaki gibi cehennemlerde yaşamayacak insanoğlu... Hiroşima'da, Nagazaki'de bir anda havaya duman olup uçan yüz binlerce insan, atom
yaralarından yıllar yıllar sonra, birer birer ölüp giden o çocuklar, kadınlar, barış uğruna dikilen anıtlar, yazılan şiirler, destanlar dünya için unutulmaz bir ders olacak...
Hiroşima'lar Olmasının yeni baskısını sunarken, dünyamızın tepesinde sallanan Demokles kılıcının 1945'tekine oranla dev boyutlar kazandığı en büyük gerçek!
Oktay Akbal, 1985 Eylül
ALTINCI BASIMA ÖNSÖZ
Kırk beş saniyede oldu her şey 8.15'te Hiroşima vardı Hiroşima yaşıyordu, Saniyelerin çiçek soluğunda Saat 8.16 olduğunda Yoktu Hiroşima.
Ceyhun Atu/Kansu
Tam elli yıl önceydi. 1945 yılının 6 Ağustos günü. Sabahın sekiz on beşinde Hiroşima göklerinde bir dev uçak belirdi. Adı Küçük Oğlan'dı. Bir adam bankanın önünde durup göklere baktı. Bir an. Kırk beş saniyelik bir zaman parçası. Birden yok oldu. Gövdesi eridi. Gölgesi vurdu bankanın kaldırımına. Biri de geldi çekti o gölgenin resmini. Adam yoktu, ama gölgesi çıkmıştı kaldırıma...
Bir anda yüz bin insan öldü. Yüz bin de yaralı. Kuşaklar boyu sürüp gitti hastalıklar. O gün doğmamış, ana rahmine düşmemiş çocuklar bile kurtaramadı kendini bu hastalıktan. Kollarda, bacaklarda, yanaklarda derin izleri kaldı atom yanıklarının... Kansu'nun şiirinde dediği gibi: "Yangından öte bir şey / Bir milyon santigrat ısı / Ve atom bombası / Bir dev mantardı ölüm ormanı üzerinde / Alıp götürmüştü yüzyılların getirdiği bir günü."
Aradan tam elli yıl geçti. Evet, yeryüzünün herhangi bir kentine, bir daha atom bombası atılmadı. Önce Hiroşima, sonra Nagazaki, hepsi bu. Yıllar yılı Demokles'in kılıcı gibi sallandı atom,
hidrojen, kobalt bombaları insanlığın tepesinde. Soğuk savaş bir türlü sıcak savaş olamadı. Ama yeryüzünün dört bir köşesinde sonu gelmeyen acılar, kanlı olaylar, savaşlar sürdü, sürüyor da... Sanıldı ki insanlık bir ders alacak. Hiroşima'dan, savaştan... Olmasın dendi, Hiroşima'lar olmasın. Ama şimdilerde nice savaşlar, kıyımlar yaşanıyor yine de.
Ben Hiroşima'ya 1970 yılında gitmiştim. Şimdi okuyacağınız ya da yıllar önce okuduğunuz bu kitap, o gezinin izlenimlerini taşıyor. Birkaç kez basılan Hiroşima'lar Olmasın benim en sevdiğim yapıtlarımdandır. Şimdi bir kez daha, Hiroşima'dan yarım yüzyıl sonra dünyanın içine düşürüldüğü kanlı çıkmazlar, insanoğlunun acılardan, kanlı çarpışmalardan hiçbir ders almadığını göstermiyor mu? Boşuna mı bunca çaba, bunca kitap, bunca barış çığlığı?
Oktay Akbal, 1995 Ağustos
OKTAY AKBAL
HİROŞİMA'LAR OLMASIN
Gözlemlerle duygular birbirine karışıyor bu kitapta, acıyla bilinç el ele dolaşıyor.
Oktay'ın tümcelerinde yakılan ağıtların, dökülen gözyaşlarının yansımaları birbirini izliyor.
Yine de Akbal diyor ki: "Ne yazsam yetersiz."
İLHAN SELÇUK
"HiroşimalarOlmasın"ı okurken, her zaman içtenliğini korumuş bir yazarla 6 Ağustos 1945 sabahı insanlığın tarihinde yeni bir sayfanın açıldığı Hiroşima'ya gitmiş gibi oluyorsunuz.
ALİ SİRMEN