1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin gazetelerle ilişkilerinin 1955'ten sonraki bölümü bugüne o kadar çok benziyor ki.
O dönemde de kızgınlık ve öfke ön planda.
İktidar partisinin gazetesi Zafer, hem satmıyor hem de iktidara yönelik eleştirileri karşılamada yeterli olamıyor.
Geriye tek seçenek kalıyor: Devlet Radyosu.
DP kalemşorlarının yorumlarının okunması ile başlayan süreç, Demokrat Parti'nin ocak düzeyindeki organlarından biri olan Vatan Cephesi'nin yaygınlaştırılması amacıyla radyonun kullanılmasına kadar varıyor.
Ölmüş kişilerin adlarının bile yer aldığı uzun listeler, saatlerce radyodan okunarak propaganda yapılıyor.
O dönemdeki fıkralara bakınca (köşe yazısı tanımı daha keşfedilmemişti) dalga geçmeyi seven kimi yazarların kendi adlarının bile listelerde yer aldığına ilişkin cümlelerini görüyorsunuz.
Önsöz
Radyo, özellikle cep telefonlarının kullanıma girmesiyle "en hızlı toplu iletişim aracı" nitelemesine hak kazanmıştır.
Çocukluğumuzun yerinden zor oynatılan sandık görünümündeki lambalı radyolanndan bugünün kibrit kutusundan küçük radyolarına geçiş sürecinin, Türkiye'deki başlangıcı çok sınırlıdır.
Uzun süre İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan ve bazen Matbuat Umum Müdürlüğü, bazen de Basın Genel Direktörlüğü olarak adlandırılan devlet kurumu, siyasal iktidarlar adına radyoyu da yönetmiş ve yönlendirmiştir.
Bugün Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü olarak adlandırılan bu kurum, başlangıçta Anadolu Ajansı'nın yönetimini de kontrol altında tutmuştur.
Türkiye'de radyo yayıncılığı 1927 yılında Türkiye İş Bankası ile bir Fransız şirketinin ortaklığı ile başlamıştır.
Şirket, 1938 yılında PTT tarafından satın alınarak devletleştirilmiş, özel radyo yayıncılığı da kamu yayıncılığına dönüşmüştür.
Ancak radyo yayıncılığının varlığı yayınların tüm Türkiye'de dinlenebildiğini anlamına gelmiyor.
Bu durumu, Hayrettin Karan'm, 12 Kasım 1938'de Balıkesir'deki yerel gazetelerden Türk Dili'nde yayımlanan yazısının bir bölümünü alıntılayarak örneklemek istiyorum:
"Bu haberi aldığım zaman Eceabad Yarımadası'nın Yalova köyünde bulunuyordum. Biraz ötede, O'nun yarattığı büyük kahramanlıklardan birine sahne olan Anafartalar Köyü bulunuyordu. Kara haber geldiği zaman, akşam saat dokuz buçuktu."
Yazar, Atatürk'ün Türkiye ve dünya için aynı zamanda önemli bir haber olan ölümünden söz ediyor. Atatürk'ün kaybı ile öğrenilmesi için geçen süre Batı'da bile 12 saatten fazla.
Şimdiyse radyolar birbirleriyle saniye farklılığı ile yarışıyorlar.
1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin gazetelerle ilişkilerinin 1955'ten sonraki bölümü bugüne o kadar çok benziyor ki.
O dönemde de kızgınlık ve öfke ön planda.
İktidar partisinin gazetesi Zafer, hem satmıyor hem de iktidara yönelik eleştirileri karşılamada yeterli olamıyor.
Geriye tek seçenek kalıyor: Devlet Radyosu.
DP kalemşorlarının yorumlarının okunması ile başlayan süreç, Demokrat Parti'nin ocak düzeyindeki organlarından biri olan Vatan Cephesi'nin yaygınlaştırılması amacıyla radyonun kullanılmasına kadar varıyor.
Ölmüş kişilerin adlarının bile yer aldığı uzun listeler, saatlerce radyodan okunarak propaganda yapılıyor.
O dönemdeki fıkralara bakınca (köşe yazısı tanımı daha keşfedilmemişti) dalga geçmeyi seven kimi yazarların kendi adlarının bile listelerde yer aldığına ilişkin cümlelerini görüyorsunuz.
27 Mayıs 1960 Devrimi sonrasında oluşturulan Yüksek Adalet Divanı'nın baktığı davalardan biri de "Radyo Davası"ydı.
Duruşmaları birlikte izlediğimiz meslek ağabey ve ablalarımızla arkadaşlarımızın birçoğu artık aramızda yoklar. Ama gazete arşivlerindeki duruşma haberleri, izlenimleri ve fotoğraf çekmek yasaklandığı için yargıçları ve sanıkları yansıtan çizgileriyle yaşıyorlar.
Gazeteciler, sanık yakınları, avukatları ve izleme kartı alabilen talihliler, duruşma günleri sabah karanlığında Dolmabahçe Camisi'nde çalışan Milli Birlik Komitesi İrtibat Bürosu önünde toplanmaya başlarlardı.
Sıra hangisindeyse, 'Dolmabahçe' ve 'Paşabahçe' vapurlarından biri de iskelede bağlı bulunurdu.
Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'ndan gelen balıkadamlar atlayıp su altında kalan bölümleri denetler, sabotaj girişimi olmadığı anlaşıldığında yolcular kontrolden geçirilerek düzenli bir şekilde gemiye bindirilirlerdi.
Gazetecilerin hem vapurda hem de duruşma salonundaki yerleri yakalarına taktıkları kimlik kartlarında yazılıydı.
Torpilli değilseniz ayağa kalkamaz, başka bir yere de oturamazdınız.
Arada gazetecilerden rahatsızlık duyulduğu da olurdu.
Demokrat Parti sempatizanı yayın yapan Son Havadis gazetesi adına duruşmaları izleyen Veli Sezai Balcı ile Burhan Tekinliğ'in bazı günler yarı yoldan çevrildiklerini de anımsıyorum.
Lodoslu günlerde Yassıada'ya gidip dönmek zaman zaman azap çekmekle eşdeğer olurdu.
Yüksek Adalet Divanı üyelerini getirip götüren 'Acar' motoru dalgalara dayanıksız olduğu için bir de Heybeliada'ya uğrayıp onları almak zorunluluğu doğardı.
Radyonun çok partili dönemde siyasal iktidarın borazanı durumuna ilk kez düşürülmesinin ardından yaklaşık 50 yıl geçti.
ifade özgürlüğü konusundaki onca iddialı vaatlere karşın siyasal iktidarların radyolara yönelik karar verme yetkileri bugün de var.
Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun (TRT) kurulması için 24 Aralık 1963'te çıkarılan 359 sayılı yasa, Başbakan ya da görevlendirdiği Bakana kimi koşullarda yayın durdurma yetkisi veriyordu.
Bu kural, 1994 yılında çıkarılan özel radyo ve televizyonlarla ilgili 3984 sayılı yasaya da aktarıldı.
Yayın durdurma yetkisi son kullanılışında ise, Danıştay'dan döndü. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni yıllar önce kabul eden ve böylece "resmi makamların müdahalesi olmaksızın" yayın yapılmasını da benimsemiş olan bir ülkede, siyasal iktidarların medyayı yönlendirmek için her fırsatı kullanma alışkanlığı yakın bir gelecekte de değişeceğe benzemiyor.
Can Som'un kitap olarak elinizde tuttuğunuz araştırması, radyonun Demokrat Parti tarafından kendi çıkarı için kullanmasını ve bu nedenle Yassıada'da bakılan Radyo Davası'nı ele alıyor
Yandaşlarınca demokrasi havarisi olarak nitelendirilen Demokrat Parti yöneticilerinin yaklaşımından çıkarılacak çok ders var.
Özellikle de bugünün iktidarı bakımından...
Orhan Erinç
CAN SOM
PARAZİTLİ DEMOKRASİ Demokrat Parti'nin Radyo Davası
Demokrat Parti, devlet radyosunu iktidarın sözcülüğünü yapmakla eleştirirken radyonun daha demokratik bir biçimde yönetileceği sözünü verdi ancak 1950-1960 yılları arasındaki iktidarı döneminde bu sözünü yerine getirmedi.
Demokrat Parti'nin iktidardan devrilmesi üzerine açılan davalardan biri de, devlet radyosunu partizanca kullanmakla suçlanan parti yöneticilerinin yargılandığı Radyo Davası oldu.
20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan bu süreç, ne yazık ki, 21. yüzyılın başında da siyasi iktidarların kamu özel sektör ayrımı yapmadan kitle iletişim araçlarını ele geçirme ihtirası ile güncelliğini koruyor. Bu da bize sorunun, kamu kitle iletişim kurumlarının bürokratik olarak özerkleştirilmesi ve özel iletişim kurumlarının ekonomik yönden bağımsızlaştırılması ile değil, siyasetin demokratikleştirilmesi ve siyasilerin demokrasiyi özümsemesi ile çözülebileceğini gösteriyor.