Prof. Dr. Irène Mélikoff bu kitapta, uzun yıllarca araştırdığı Alevilik-Bektaşilik olgusunu bütün ayrıntılarıyla okurlarına sunuyor. Mélikoff, on üçüncü yüzyıldaki kökenlerinden başlayarak, Türkiye’deki halk inanışının tarihini, Bektaşilik ve Alevilik adları ile tanınan, dinler karışımı özellikli ve hoşgörüye dayalı cemaat-dışı inanışın oluşumunu, bir halk ermişi olan Hacı Bektaş’a bağlı bu akımların iki belirgin kola ayrılışını inceliyor.
TÜRKÇE BASIMA ÖNSÖZ
Bu kitap, çeyrek yüzyılı aşan araştırmalardan, bir senteze varmayı amaçlamaktadır. Tek bir sorunu, dikkatle bakıldığında Türk halk İslâmlığı sorununa ulaşacak olan Alevîlik-Bektâşîlik konusunu incelemede gösterdiğim inatçı ısrarın haklılığını kendime kanıtlamak için de olsa, bu toparlamayı yapmam gerekiyordu.
Probleme ilgi duymağa başladığımda, yaşamımın bu kadar büyük bölümünü onunla geçireceğimi elbette düşünemezdim. Eğer önceden bilebilseydim, geri adım atma fırsatları vardı. Başlangıç, derin bir hayranlık oldu. Sonra yavaş yavaş, mikroskopunun başından kalkamayan ve incelediği konudan bir türlü ayrılamayan bir araştırmacıya döndüm: çünkü, önünüzde, hiç durmadan ortaya çıkmakta olan yepyeni öğeler vardır.
Önce, düşündüğüm, sınırlandırılmış bir alan iken, kendimi tam anlamı ile, Türkiye çerçevesini fersah fersah aşan bir okyanus karşısında bulmuştum.
Bu çalışma, konuyu, bir halk velîsinden hareketle, şüphesiz kendisinin haberdar bile olmadığı Bektaşîliğin biçimlenişinden bu yana, incelemeyi öngörmektedir.
Gazi Osmanlıların Balkanları ve Trakya'yı alışları ile çağdaş, ilk Bektâşîler, birbirleriyle bu fetih içinde kenetlendiler. Çoğu kez fethedilmiş diyarlara yerleştiler ve orada oturanların bırakıp kaçtıkları toprakları ele geçirdiler, merkez gücün onayı ile, kimi zaman da fethin verdiği hakka dayanarak, buralarda tekkeer kurdular. Yavaş yavaş, kökenlerini oluşturan boylarla bağları zayıflayınca, inanç paylaşımlarında güç aradılar ve kent çevrelerine kurdukları zaviyelerle, kurumlaşmış bir halk tasavvuf tarîkatının yaratıcısı oldular; bu zaviyeleri birer kültür merkezine dönüştürdüler, Hıristiyan kökenli ülkelerdeki varlıkları dolayısıyle, dinler üstü ve kural-dışı kalışları, tolerans duyguları, belirleyici çizgileri oldu.
Buna karşılık, göçer ve yarı göçer bir yaşam sürmeye devam ederek Anadolu'da kalan ki büyük çoğunluğu ilk Safevîlere destek verecektir, kızılbaş Türk boylarından gelenler ise eski ataların gelenek ve göreneklerine bağlı kaldılar. Merkez yönetime karşı, sosyal haklar ve başkaldırı kımıldanışları içinde, yer aldılar.
Yakın dönemdeki adlandırılışları ile Alevîler, bu Kızılbaşlardan gelmektedirler. Fakat Alevî adı da, "âsî" ve "sapmış" sözleriyle eşanlamda kullanılagelen Kızılbaş deyiminin uğradığı değer kaybına uğramaktan kurtulamadı.
Bektâşiler ve Alevîler, aynı kökenden gelmektedirler. Yanyana yürüyen iki kol -Bektâşiler için Balkan ulusları, Kızılbaş-Alevîler için Doğu Anadolu yerleşimliler olmak üzere değişik topluluklardan etkiler aldı. Bektâşiler, yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu'da baskın olmuşlarsa da, Balkan ülkeleri yitirilince, ağırlık öte yana kaymıştır: Günümüzde, problem, özellikle Alevî deyimi altında ortaya konmakta, ve her iki zümre de aynı velîye, Hacı Bektaş Velî'ye bağlı olmakla birlikte Bektâşîler, bir tür, geriye itilmiş görünmektedirler.
Bu kısıtlı satırlarda, bektâşî-alevî dünyâ üzerine bilgilerini borçlu olduğum kişilerin adlarını sayamıyorum. Yirmi beş yıldır, hep canlı kaynaklarla çalıştım. Az ya da çok süre ile, bektâşî ve alevî ailelerin yanında kaldım. Türk âlemini sık gezenlerin yakından bildikleri konukseverlik ve eliaçıklıkla, her yerde çok içten karşılandım. Araştırmalarımın uzandığı komşu ülkelerde, Iran Âzerbaycanı'nda, Makedonya'da, Kosova'da, Deliorman'da da aynı konukseverlik ve cömertlikle iyilik dolu karşılamayı gördüm. Bütün bu, kendilerine minnet borcu ile bağlı olduğum insanların adlarını burada sıralayamıyorum: Dede'ler, Baha'lar, Âşık'lar ve başkaları, sayıca o kadar çoktular. Aralarından kimileri de ölmüş bulunuyor. Bu kitap onların anısına bir saygının sunuluşudur. Ankara, İstanbul, Antalya, Sivas, Maraş ve öbür illerdeki bütün alevî ve bektâşî dostlarıma şükranlarımı sunuyorum. Deliorman Kızılbaşlarına da ayrıca teşekkür etmeliyim.
Bir kitap çevirmek, bir bakıma, onu yeniden yaratmak demektir. Eğer bu kitap bir kahramanın çevresi ile ilgili ise, çeviren, o kişiliğe bürünmek ve onun yaşantılarını kendi yaşamındaymış gibi duymak zorundadır. Kitabımı çevirmeyi yürekten isteyen âlim meslektaşım Turan Alptekin'in, bir an için, Hacı Bektaş'ın çekim yörüngesine girmiş olması gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmayı üstlenmek için de, kimse ondan daha yeterli olamazdı. Kendisi Fransız dilindeki üstünlüğü yanında derin bir Sûfîlik bilgisine sahip bulunmaktadır. İkimizi, birbirimize yaklaştıran da bu olmuştur. Aramızdaki onca uzaklığa rağmen bizi birleştiren bu Sûfîlik bağı sayesinde, tam bir ruh ortaklığı içinde bulunduğumuzu düşünüyorum ve bundan duyduğum kıvançla, zamanının büyük bölümünü, istekle, çevirime ayırmış olan bu derin bilgine burada minnettarlığımı belirtiyorum.
Bizzat en derin teşekkürlerimi sunmaktan zevk duyduğum yazar ve derin birikim adamı, bilgin düşünür İlhan Selçuk'un ellerine kitabımı ulaştırarak, türkçe basımın yükümlülünü üstlenmiş bulunan, uzun yıllardır dostum Server Tanilli'ye minnettarlığım da aynı derecededir.
Şimdi de, kitabımın, problemin güncelleşmesi ile ilgili son bölümüne geliyorum: Modern araştırmaların dışında kaldığımdan, Türk politikası konusunda, bilgilerini ve Alevîlik yaşantılarını çalışmalarıma katmayı kendisi de istemiş bulunan, Kasım Yeşilgül'e başvurdum. Bana, Alevîlerin güncel eğilimleri üzerine çok değerli bilgiler verdi. Kendisine bütün kalbimle teşekkür ediyorum. Metin içinde de birçok kez ona göndermede bulundum. Minnet duygum hiç eksilmeyecektir.
Daha kişisel çizgide, yalnızca, kızım Şirin Melikoff-Sayar'ı anmadan geçmeyeceğim. Yeniden ele alarak düzeltmeler, ve gerektiği yerde, özellikle de bölüm bitişlerinde, genişletmeler yaparken, bütün yazdıklarımı gözden geçirmede gösterdiği sabır ve özveriye teşekkür ediyorum. İzin günlerinde ve hafta sonlarında, bütün saatlerini, benim yazılarıma vermiş bulunuyor. Şu anda, onun için Alevîlik-Bektâşîlik olgusunun kapalı bir yanı kalmamıştır. İsterse, kişisel katkılarla çalışmayı sürdürebilecektir. Daha rasyonel bir bakış, problemin güncelleşme sürecine ve günümüzdeki gelişmelere daha uygun bir görüş açısı getirmesi için hiçbir engel yoktur.
I. M.
(1) Bak.: "Sur les traces du soufısme turc, Recherches sur l'Islam populaire en Anatolie", Istanbul 1992 (Analecta Isisiana), Önsöz: Bir araştırmanın doğuşu (Naissance d'une recherche), s. 1-4.
ÇEVİRENİN SUNUŞU
Türkoloji dünyasının seçkin adı,'Prof. Dr. Mme Irène Mélikoff'un, 1969'dan beri bütün yaşamını vermiş olduğu "Alevîlik-Bektâşîlik Araştırmaları " ile Ahmed Yesevi, Fazlullah Hurûfi, Seyyid Nesîmî üzerine incelemeleri "Uyur idik Uyardılar" (1993) adıyla daha önce dilimize çevirilmiş bulunuyor. Bilim çevreleri kadar Türk okurunun da bu vesileyle yakından | tanıdığı yazarın, söz konusu araştırmalardan bir bütüne ulaşmağa çalıştığı, Fransızca basımı bu yıl içinde "Brill" tarafından gerçekleştirilen son kitabı da (Hadji Bektach, un mythe et ses avatars), elimizdeki bu yayınla Türkçeye kazandırılmış olmaktadır.
Kitap, Fransızca yayının tanıtımında da belirtildiği gibi, "On üçüncü yüzyıldaki kökenlerinden başlayarak, Türkiye 'de halk inanışının tarihini, Bektaşîlik ve Alevîlik adları ile tanınan, dinler karışımı özellikli ve hoşgörü ağırlıklı, cemâat-dışı inanışın oluşumunu; bir halk ermişi olan Hacı Bektaş 'a bağlı bu akımların iki belirgin kola ayrılışını" incelemekte, ve eserde "bu iki kolun inanç ve edimlerinin bir çözümleme denemesi; onların zengin edebiyatlarından bir görünüm; nihayet, modern çağlardaki evrimleri ile gelecekteki görünüşleri, insanı merkez almaya doğru yönelişleri, dinler-üstü ve evrensel kapsamlı görünüşleri, yer almadadır. " (Brill, Leiden-Boston-Köln 1998)
Bu satırların yazarına göre de, değerli araştırmacı, epik-dinî Türk edebiyatı ve Anadolu süfîliği üzerine bu çalışmalarıyla, tarihsel gerçeği ararken,
1. Sosyal olguların yerinde, doğrudan gözlemi ve izah edici bir çözümleme anlayışı ile, bütün önyargılardan uzak, Türkiye 'nin dinî-sosyal yapısını ortaya koymuş; 2. Anadolu 'da oluşan Türk şiirinin Türkmen ve şaman kaynaklarına doğru izlenmemiş bir yolu açarak, bu edebiyatın uzak köklerini aydınlığa kavuşturmuş;
3. Göçerlik ve yerleşikleşme dönemlerinin ana çizgileri, edebiyat öncesi olgularla edebî temalar ve bunların günümüze kadar ulaşan uzantıları
doğrultusunda, Türk edebiyatlarının "karşılaştırmalı" izahına gıpta edilecek bir "Giriş " hazırlamış bulunmaktadır.
Elimizdeki kitabın Fransızca yayınının alt başlığında yer alan "mythe ve "avatar " sözcüklerini dilimize aktarmadaki zorluk göz önüne alınarak, eserin Türkçe çevirisinin "Efsaneden gerçeğe" biçiminde adlandırılışı yazarın bir seçimidir ve bu bize de, anlam 'a en yakın karşılık olarak görünmektedir; Varlığın ve var-oluşun "anlatı" yoluyla açıklanışı anlamında Yunan ca "mythos " sözcüğü gibi; ideal varlığın "reel"alandaki bedenleşmeleri anlamıyla birlikte, "metamorfoz", "transformasyon ", hattâ "deformasyon " kavramlarına kadar çok geniş bir içerikle yorumlanabilecek, hind kökenli "avatar " deyimini de Türkçeye çevirmedeki güçlük, hiç şüphe yok kolayca kabul edilebilecektir.
Bu adlandırmada, yazarın söylemek istediği ise şöyle özetlenebilir:
"Hacı Bektaş, gerçek bir tarihsel kişilik olmakla birlikte, biz onu ancak anlatı 'larla tanıyoruz. Tarihsel kişiliği üzerine bilgimiz ise, çok azdır. O, bir söylence kahramanıdır ve bir "myhte " (anlatı) olarak yaşamaktadır. Söylencedeki görünümüyle de, Buda 'da bedenleşen tanrısallık gibi, Tanrı'nın bîr bedenleşmesi olarak belirmede, başlıcası Bektaşîlik ve Alevîlik olmak üzere, yüzyıllara ve yörelere göre değişen çeşitli biçimlenişler sunmadadır. " (Brill, s.XIV.)
"Efsaneden gerçeğe " alt başlığıyla belirtilmek istenen anlam da bundan ibarettir.
Burada, kitaplara dayalı Fransızcamla, alanında, ancak öğrencisi olabileceğim bu değerli bilim insanının eserinin bir çözümlemesini yapmaya kalkışmayı düşünmeden, yalnızca belirtilmesi gerekene değinmekle yetinmek istiyorum ve bu kısa açıklamanın bağışlanacağını umuyorum. Çeviri ile ilgili olarak söyleyeceklerim de kısaca şunlardır:
Bu çalışmada bir Türkolog olan yazarın, eserini Türkçe kaleme alsa idi, hangi üslûba bürünmek isteyeceği sorusu, ilke olarak alınmış ve Fransızca ve Türkçe anlatım arasında bilimsel bir denklik amaçlanmış; eski metinlerin bugünkü dile aktarılışında ise, asıl metin daima, yazarın Fransızca çevirileri ile birlikte, bir ölçü olarak göz önünde tutulmuş bulunmaktadır.
Son olarak, Türkoloji ve Edebiyat Tarihi açısından olduğu kadar, Tarih, Sosyoloji ve Karşılaştırmalı Edebiyat araştırmaları açısından da çok zengin bilgiler getirdiğini düşündüğüm bu kitabın çevirisini kalemime emanet ederek, beni onurlandırdığı için yazarına teşekkür ediyorum ve bunu, yaşamımın bir ödülü saydığımı belirtmek istiyorum. Okuyucudan ve dostlarımdan, eksiklerimi göstererek, çevirime, daha sonraki baskıları için,, yardımcı olmalarını dilerim.
Metnin Türkçe yazımının bütün ağırlığını üzerine alan Esen Mumcuoğlu 'ya da yardımları için teşekkür ediyorum. Kitabın tarihi ve güncel yazım sorunları ile birlikte dizgi, sahife ve baskı başarılarında, sorumlu ilgi ve çabaları dolayısıyla, Cumhuriyet ve Çağdaş Yayınları çalışanlarına, ve sabırlı tarama ve düzeltmeleri için Serpil Ünay 'a da, aynı şekilde teşekkür borçluyum.
TA.
Kadıköy, 18.7.1998