Ditfurth, bilimsel bilgilerin içinden ilerleyerek dünyanın bütünsel bir resmini çıkarıyor karşımıza. Burada bize aktarılan şey "bilimin ne diyor" oluşu değil. Bilimden yararlanarak ve bilimsel bilgiden en küçük bir ödün vermeyerek dünyayı kavrayışımıza ilişkin bir öykü, hatta bir roman yazıyor. Bu nedenle de Ditfuth'un kitaplarına "popüler bilim" sıfatının ne kadar uyduğu sorusunu sormadan edemiyorum. Ya da acaba "asıl popüler bilim bu" mu demek gerekiyor?
Türkçe Baskıya Önsöz
Hoimar von Ditfurth'un, 90'lı yıllarda bir dizi halinde (Dinozorların Sessiz Gecesi) dilimize kazandırılan kitapları bir süredir piyasada bulunamıyordu. Veysel Atayman'ın kültürel bir sahiplenmeyle Türkçe'ye aktardığı dizi, şimdi yeni bir düzenlemeyle tekrar okur önüne çıkıyor. 80'li ve 90'lı yıllarda Almanya'da büyük ilgi görmüş ve yazarının uzun soluklu TV programlarıyla içeriklerini doğrudan ya da dolaylı tanıttığı bu kitaplar, bilim alanındaki baş döndürücü gelişmelere karşın güncelliğini koruyor ve kanımca türünün klasikleri arasında yer almaya aday.
İçerdiği kimi somut bilgilerin yer yer yenileriyle yer değiştirmesi, 1989 yılında ölümüne kadar yoğun üretim içinde bulunan Ditfurth'un çalışmalarının eskidiği anlamına gelmiyor. Üstelik "popüler bilim" alanı giderek daha fazla ilgi çekip bu tür metinlerin özellikle son dönemlerde patlama yapmasına karşın. Ditfurth'un kitapları bildik tabirle "bir solukta" okunabilecek türden. Kitabın çevirisinde de, çeviriden kaynaklanabilecek dilsel zorlamalardan kaçınıldığı için, Türkçe metinde de okur aynı keyfi alabilir. Metinler kolay okunuyor, ama ortaya çıkan bilgi düzeyi, daha önemlisi dünyaya bakışta gelişen perspektif, basite indirgenmişlik anlamına gelmiyor. Popüler bilim deyince ilk akla gelen özellik, karmaşık ve soyut bilginin basitleştirilerek, somutlaştırılarak anlaşılır kılınmasıdır. Bunun için de sulandırılmış bir bilimsel bilgi çıkar karşımıza ve devasa bir kütle olan bilimin eşiğinde kalırız genellikle. Ditfurth kitaplarında hayranlık uyandıran taraf, bu kütlenin içine kanallar açması ve serbest bir gezi sağlaması.
Ditfurth, bilimsel bilgilerin içinden ilerleyerek dünyanın bütünsel bir resmini çıkarıyor karşımıza. Burada bize aktarılan şey "bilimin ne diyor" oluşu değil. Bilimden yararlanarak ve bilimsel bilgiden en küçük bir ödün vermeyerek dünyayı kavrayışımıza ilişkin bir öykü, hatta bir roman yazıyor. Bu nedenle de Ditfuth'un kitaplarına "popüler bilim" sıfatının ne kadar uyduğu sorusunu sormadan edemiyorum. Ya da acaba "asıl popüler bilim bu" mu demek gerekiyor?
Ditfurth'un kitapları gerçek anlamıyla neredeyse herkese hitap ediyor. Bu herkes arasında ortaokul çocuğu da bulunabilir, okumaya meraklı bir esnaf da bulunabilir, entelektüeller de bulunabilir, ama belki de en ilginci: Biliminsanları bulunabilir. Bunu söylerken, her biliminsanı kendi alanı dışındaki bilim dallarının "cahili"dir anlamında da düşünmüyorum. Ditfurth'un, sözgelimi astronomiden yararlandığı yerde astronomların da ilgisini çekecek bir bakış olanağı sunduğunu, bir bilim dalının bilgilerinin diğer bilim dallarının bilgileriyle birleşince nasıl canlı bir anlatıya dönüştüğünü ve hayata dair önemli şeyler söyleyebildiğini görmek olanağına kavuşur. Bu arada kitabın verdiği bilginin astronomideki son gelişmelerle aşılmış olmasının ilkece bir önemi yoktur. Ditfurth'un, dizinin bütününde izi sürülebilecek "bilimsel bir felsefe" yaptığını düşünüyorum. Getirdiği felsefi bakış, bilimin insanlık tarihindeki yerini de sarsacak nitelikte. Kopernik'ten sonra uzaya fırlatılmış bir varlığa dönüşen insanın ve yerkürenin, evrenin yitik bir noktası olmadığını, koruyan kollayan bir evrenin çocukları olduğumuzu okumaya, düşünmeye, tartışmaya çağırıyor bizi Ditfurth.
Dinle ilişkisinde kendine özgü bir duruşu olan ve genel bilim geleneğiyle de uyuşmayan Ditfurth'ta özellikle önemsememiz gereken bir şey, bilimi başka kaynaklardan gelen düşünce ve inançlara alet etmemesi, yani inancı kanıtlamak adına "sözde bilim" yapmaması. Özellikle ülkemizde heveslisi çok olan bu yoldan sakınabilmesi onun bilimi basitleştirmemesiyle, bilimi içselleştirmesiyle açıklanabilir, işte kitaplarıyla, bu duruşunu bizlerle paylaşıyor. Ve kanımca bilimi hayatın içinde olması gereken yere oturtuyor. Ne bilimi kullanarak alışkanlıklarımızı ve düşünce kalıplarımızı onaylayıp popülistlik yapıyor, ne de insanın kurtuluşunu "bilime göre", yani kendine yabancılaşarak, yetkiyi uzmana bırakarak yaşamakta gösteriyor.
Bu tarz bir popüler bilim, bilimi halka indirme değil; bilimi toplumsallaştırma, insanileştirme anlamına geliyor. Burada bilimden kasıt da tüm bilimlerdir. Bilimsel disiplinlerin bölünmüşlüğünün aşılmasıdır. Bilimsel dünya tasarımının, evrenle bağımızda soğuk akılcılığından kurtarıldığı bir nokta burası; aklın dünyayı görmemizin, duygularla ve sezgilerle birleşerek bireysel bilgiye, algıya dönüşmesinin parçası haline gelmesi. İnançlarıyla, korkularıyla, amaçlı eylemleriyle ve şartlanmış mantığıyla çelişkili bir varlık olan insanın bu yapısını baskı altına almadan, pür akılcılığa ve kendine yabancılaşmaya davet etmeden güvenilir, sorgulayıcı, dünyayı merak eden aklın ürünü bir bilgi dünyasının kapılarını herkese açıyor Ditfurth. Bilimi, uzmanların krallığından çalıp insan soyunun hizmetine sunuyor. Biliminsanlarının da varlıklarının büyük bölümünde dahil oldukları insanlığın.
Prof. Dr. Turgay Kurultay
İstanbul, Mayıs 2007
Çevirenin Önsözü
Özellikle savaş sonrası yıllarda Frankfurt Okulu olarak "eleştirel teori" ile özdeşleşen Frankfurt Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nün kurucusu Max Horkheimer, S. Freud konulu konferansında, 20. yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkan gelişmelerin insana yönelik mesajlarını değerlendirirken, alabildiğine karamsar bir tablo ve gelecek görünümü sunar. Akıl Tutulması'nın yazarına göre, 20. yüzyılın geleceğe dönük mesajı açıktır: İnsanlığın geleceği, insanın bu yüzyılda meşru kabul edilen varoluşunun, belli alanlardaki faaliyederiyle, (bu faaliyetlerin) işlevselliğiyle belirlenecektir: Çalışma/iş ve cinsellik alanıdır bu alanlar. Varoluşun, hayatın öteki alanları, manevi değerlerin, sevginin, aşkın vb., insanlığın (sosyal) evriminde bundan böyle belirleyici alanlar olma şansı bulunmamaktadır; bunlar "gereksiz lüksler " olarak kabul edilip " rafa kaldırılacaklardır". Konferansın sonunda olağanüstü denebilecek bir olay yaşanır. Öğrenci olduğu her halinden belli genç bir hanım, titreyerek, heyecanla ayağa kalkar; gözyaşlarını tutamamaktadır; Horkheimer'e, genç bir insanın hayata dönük umutları adına söyleyecek başka bir şeyi olup olmadığını sorar. Sevgisiz, aşksız, sevinçlerden yoksun, hiçbir güzellik içermeyen, haz ve zevkin rafa kaldırıldığı; insanın mekanik işlevlere indirgendiği bir dünyada nasıl yaşayabileceğini öğrenmek ister genç hanım. Horkheimer uzun süre susup düşünür. Ardından, insanlığın tarihinde insanın onurunu, hayatın anlamını, sevinçleri oluşturan her şeyin, hâlâ tek tek kişilerce gerçekleştirilebildiğini ve ancak bu tek tek kişilerin kendi paylarına bu olumsuz gelişmenin kendi kişisel hayatlarına etkimesini 1 engelleyebildiklerini, bütün olarak insanlığın ise önü alınmaz bir şekilde anlam içermeyen, maddiyatçı bir varoluşa doğru sürüklendiğini söyler.
Bu anekdotu "Kendi Kendini Organize Eden Evren" (1985) kitabının önsözüne almış olan Avusturyalı fizikçi E. Jantsch, önemli olanın, tek tek kişilerin kendi hayatlarına anlamlı, manevi, duygusal değerleri içeren bir yön vermeleri olmadığını hatırlatıp, "kültürün" baş aşağı gittiğini, zaman zaman Alman üniversitelerinde verdiği konferanslarda göz ardı edilemeyecek bir karamsarlığın dışavurumlarıyla karşılaştığını söylüyor. Özetle öğrenciler, mademki evrimde her şey gelişmeye, yeni düzenler oluşturmaya doğru yol alıyor (ilkelden karmaşığa doğu bir evrim tablosu çiziliyor), nasıl oluyor da hayat bu kadar çok olumsuzluk içerebiliyor? diye sormaktan kendilerini alamıyorlar. Jantsch, ünlü Belçikalı bilim teorisyeni Uya Prigonin ile birlikte, yetmişli yıllarda "kendi kendini organize eden evren", "kendine referanslı sistem", "autopoiesi" anlayışlarını geliştiren düşünürlerden. Prigonin'in de ötesine geçerek, kendine referanslı yapıların/sistemlerin sosyal evrime de uygulanabileceği konusunda ilk hatırlatmaları yapmış. Jantsch, ucu açık bir sistem olarak anlaşılabilecek evrimi, "sistem anlayışı" üzerinden tanımlayarak bu "anlam" sorununa da doyurucu bir cevap getirebileceğini söylüyor. Zaten adı geçen çalışması da, en alt sistem düzlemindeki yapılardan başlayarak, biyolojik evrimi ve daha da öteye duygusal, mental, ruhsal ve sosyal evrimi ucu açık bir gelişme modeli üzerinden tanımlamaya yöneliyor. Sonuçta en baştan itibaren geçerli olan fizik yasaları olduğuna göre, bütün bir evrim "bilimsel yönden" fizik yasalarının temelinde de kavranmak durumunda. Jantsch, öteki "sistem" düşünürlerinin de görüşlerine yer vererek, evrimdeki indirgemeci anlayışlara, canlı-cansız ayrımına da itiraz edebiliyor. "Yeni basımına yöneldiğimiz üç kitabın" tanıtımı ya da okunması sırasında ortaya çıkan "soruları" göz önünde bulundurmak, evrime (Ditfurth'un da hatırlatıp durduğu gibi "kendi kendini organize eden" bir sistem üzerinden bakarak bu cevapları temellendirmek bakımından, Avusturyalı biliminsanı Jantsch'ın çalışması da, işaret edilmesi gereken bir metin.
Jantsch, söz konusu karamsarlığa yol açan, çocukluktan yetişkinliğe, hayata hâkim olan eğitim-yetiştirme modellerinin negatif katkılarından söz ediyor. Bu noktada Horkheimer'e eklemlenen bir çizgi izliyor denebilir. Üretimi/tüketimi, verimliliği, çalışmayı, maddiyatçılığı hayatın bütün öteki anlamlarını rafa kaldıracak şekilde hayatın/kültürün temeline koymuş 20. yüzyıl ve içinde yaşadığımız 21. yüzyılın ilk on yılı, rekabeti, sertliği, duygusuzluğu, direnci, özdisiplini, hayatta tutunmanın yolları olarak imgeleştirirken, kendini bastırmayı, insana düşman bir sosyal (biyolojik?) hatta ekolojik çevrede amansız mücadelelere hazır olmayı, (her an patlak verebilecek bir ekolojik çevre felaketinin kıyamet vizyonlarıydı besleyip) yeniden üretip duruyor. Jantsch'a göre, Batı üniversitelerinde hâlâ hâkim "sosyal-Darwinci kavrayış ve yeni-Darwinci saplantıların da, bu yönelişleri akademik düzlemden beslediklerine hiç kuşku yok. Oysa evrim (hayat) hâlâ her türlü yönlendirilmeye, insan etkisine açık bir sistem, bu anlamda da ucu açık.
Eklemlenme Noktası
Hoimar von Ditfurth, seksenli yılların ortasında, gene bir konferansta, "Tanrı'nın Savunulması" ya da haklı çıkartılması olarak da tanımlanabilecek "theodize" sorunsalı bağlamında hayatın olumsuzlukları gerçeğine, bu yöndeki karamsarlıklara çok farklı bir yoldan çıkış önerebiliyor. Biyolojik evrime, optimal şartları yerine getirerek uyum sağlama, çevreye uyum gösterme' ilkeleri üzerinden bakan; fiziksel-biyolojik gelişme ile bilincin, duygunun gelişmesini bir bütün olarak gören, ancak bir üst düzlemde gelişmiş olanın alt düzlemdeki ilişkilere indirgenemeyeceğini hatırlatan Ditfurth, bizim çevirdiğimiz kitaplarının dışındaki bütün öteki çalışmalarında da, bilimsel alan ile aşkın/metafizik alanı ilkece (metodolojik bir tutarlıkla) birbirinden kesinlikle ayırıyor. Özellikle 2. kitapta, gerçekliğin/dünyanın algılanması, bilgisinin edinilmesi konusunda, aynen Lorenz gibi, bir bakıma Kantçı bilgi anlayışını güncelleştiren, gerçekliğin beynimizin kapasitesiyle belirlenmiş (sınırlı) bir tablosuyla karşı karşıya bulunduğumuzu belirten Ditfurth, metafizik/aşkın dünyaya ilişkin sorularımızın -hele konu evrimse- önünün alınamayacağını söylüyor. Ama ona göre, bilimsel algı bu alana ulaşamayacağına' göre, (aklımız, bilincimiz, ancak bu dünyanın bugünkü şartlarına cevap verecek bir düzeyde gelişmiş, dolayısıyla sınırlı olduğuna göre) bu tür sorular bilimin cevap verme yükümlülüğünü1 belirleyen alanın kalmalıdır. Ne var ki, "big-bang" önü ve öncesi bir "alanın", hakkında bilimsel soru soramayacağımız bir alanın varlığına işaret eden de bilimden başkası değildir. Gene de] bilim, "Niçin varız? "sorusuna cevap aramaz. "Nasıl olup da hidrojen big-bang'le birlikte helyuma dönüştü ve öteki ağır atomlar buradan türedi?" biçiminde sorularla uğraşır.
İşte bilimin alanı içinde ayaklarının ucuna basarak dolaşan
Ditfurth, bir başka konferansta, "Daha baştan, akla gelebilecek her türlü acıyla dolu bir hayatı 'Tanrı' nasıl olup da yaratmış olabilir?" diye soruyor. Bir başka deyişle, Horkheimer'in, Jantsch'ın sorduğu (ve elbette düşünen insanın oluşturduğu kültür, felsefe tarihi boyunca farklı biçimlerde ve alanlarda sorulmuş) bir soruya Hoimar von Ditfurth, Başlangıçta Hidrojen Vardı kitabının en son bölümünde, yaratılışın "bir an" olması ihtimaline değinerek, yeni bir boyut getirmeye çalışıyor.
Ona göre bu anı, biz insanlar "içten" biyolojik ve sosyal evrim ("tarih") biçiminde algılıyor ve tanımlıyor olabiliriz. Yaratılış bir "an" ise, tamamlanmamış demektir. Öyleyse bu aşkın düzlemde bir an olan, "içten yaşayan" bilinçler için, tamamlanmamış, ucu açık, ve de çağa, tarihsel kültürel-bilimsel birikimlere göre, "görece" tanımlanabilen, anlamlandırılmak istenilen bir "süreçtir". Dünya gerçeğinin ötesindeki bir düzlemde, bir anda olmuş bir şey, evrensel somutun düzleminde ucu açık bir süreci temsil ediyor olabilir.
Ditfurth'un, "ucu açık bir evrimden" söz ediyor olması, 2006 ve 2007 yıllarının "kıyamet" senaryolarında (ekolojik/iklimsel dönüşümler senaryolarında) iyice önem kazanıyor.
İlk kitabın sonunda birkaç cümle ayırdığı bu "anlık" yaratılış edim anlayışı, varoluşa bir anlam atfetmek, özellikle de tamamlanmamış süreçlerde insanın bilinçli müdahalelerine, yönlendirmelerine alan yaratmak, bu anlamda bir bakıma evrensel bir "etik" temellendirmek anlamına gelebileceğinden, özellikle son otuz-kırk yılın "ekolojik çöküş" belirtileri karşısında "insanı , bu müdahaleye açık evrimde göreve çağırmış oluyor, diye düşünüyorum (Evrimci etik!) (Bkz.: "Hadi Bir Elma Ağacı Dikelim" ve "Kavranmaz Gerçeklik"; H.v. Ditfurth; Knaur).
Ditfurth'un, ikinci kitabın önsözüne alacağımız uzun bir konuşması, evrim-ilahiyat-inanç (din) kavramları üzerinden bilim ile inancın yerlerini tayin etme kaygısını iyice ortaya çıkartan bir metin oluşturduğu gibi, yeniden basıma hazırladığımız kitapların hepsini kapsayan bir "Giriş", bilgiyi çok geniş anlamda dünya görüşü düzlemine taşıma özelliği de içeriyor.
Bizi bilimin sınırları üzerine düşünmeye çağıran bu konuşma, "göreceliği", insan beyninin "kurduğu" bir dünya ve gerçeklik tablosuyla karşı karşıya bulunduğumuzu; yüzlerce, binlerce yıl sonra, gelişmiş bir beyinde oluşacak yeni sinir düğümleriyle insanoğlunun gerçekliğe, dünyaya bambaşka gözlerle bakabileceğini hatırlatıyor. Bilimsel aklın adımları sonucu, aklı göreceleşmesi anlamına geliyor bu; her türlü "mutlaklık", "tarihselleşiyor".
Buradan bakıldığında, elimizdeki kitaplar, buruk bir "insanlık tarihi romanı" olma özelliği de taşıyorlar bence. Hegel felsefesinde, kendini tanımayan "geist"ın hizmetine girmiş, kendi bilincinin kılavuzluğunda yol aldığını sana sana, "geist"ı kendi bilincine götüren insan (aklın hilesi), burada "evrimin hilesi" ile karşı karşıya sanki. Ya da Friedrich Kramer'in benzetmesiyle, evrim yol alır; ve yol aldıkça bir yere ulaşır. Kramer bize Alice örneğini verir. Nereye gideceğini bilmeden yolu sorunca, şu cevabı alır Alice: "Yürü, nasıl olsa bir yere varırsın!" (Bkz.: Kaos ve Düzen, Yeni Alan Yay. Çev: Veysel Atayman) Evrim ve onun öğesi insan, el ele tuhaf bir yolculuk yapıyorlar dolayısıyla. Bir yürüme, yol alma "oyunu" bu. Onun için trajik, buruk, hüzün verici, ama müthiş heyecanlandırıcı bir yolculuk.
Elimizdeki kitaplar ve bütün öteki benzer popüler bilim kitapları, bir anlamda bu yolculuğun "edebiyatı" da.
Tam da bu "gitme oyunu" bağlamında, dönüp evrimin karakteristiğine, "ilerleme/gelişme" kategorileri üzerinden neler söylenebileceğine bakmak yerinde olur.
İlerleme
Ditfurth, Jantsch örneklerinde belirginleşen, "ucu açık, gelişmesinde 'doğru' müdahalelerimizi bekleyen evrim" anlayışı, bizi çok temel bir kategori ile, "ilerleme" (gelişme) kavramıyla buluşturmaktadır. İlerleme, felsefi-sosyolojik düzlemde adım başı kullandığımız bir kavram. Nesnel olarak belirlenebilen kriterlere göre insan toplumunun ya da toplumun tek tek alanlarının tarihsel olarak daha üst düzeye ulaşması anlamına geliyor. "İlerleme" aydınlanma hareketinin başlangıç dönemleriyle birlikte ortaya çıkmış bir kavrayış, bir tanım. Aydınlanma vaatlerinin (eşitlik/özgürlük/kardeşlik) 19. yüzyıldan itibaren "çöküşü", felsefi düzlemde, tarihsel ilerleme anlayışının da yerini döngüsel tarih, tekrarlanıp duran bir kapalı süreç anlayışına bıraktı (Nietzsche). Tarihsel-sosyal düzlemde "ilerlemenin kriterinin" neler olabileceği sorusu da, özellikle evrim olgusu ile birlikte, dahası bilimsel-teknolojik hareketlerle ve bu hareketlerin sosyal düzleme daha önce hiç görülmemiş bir hızla yansıması ve bilimin bir üretim gücü olarak vazgeçilmezliğini ilan etmesiyle adım başı hesaplaşılması gereken bir kavrayış, anlayış ve yaklaşım tanımı olma özelliğini iyice öne çıkarttı. Hayat ile, dünya ile kurduğumuz ilişkilerde, karamsarlık ile iyimserlik arasındaki tercihlerin temeline de rahatlıkla yerleşebilen, bu yönüyle sosyo-psikolojik ve bireysel-psikolojik bir anlam da taşıyan "ilerleme" sorunu, "evrim" alanında, verimli olduğu kadar düşündürücü tartışmaların da en yoğun olduğu bölgeye taşınmış durumda. Özellikle son kırk-elli yıldan beri, bilimsel-teknolojik süreç yer yer evrimsel yer yer devrimsel mükemmelleşme adımlarına sahne olmakta. Teknolojik üretim araçları ve nesneleri bu süreçte bilimi de yanlarına almakta, bilim dönerek bu sürece teorik desteklerini vererek onu itmektedir. Hammaddenin, hatta enerjinin yepyeni yollardan üretimine yönelik çabalar, en başta bilgisayarların hayatın bu alanında adım başı, bütün bir geçmiş binyılların toplam bilgisine eşdeğer bilgi (enformasyon) üretmeleri, dolayısıyla yeni bilimlerin, bunlara bağlı yeni yöntemlerin ortaya çıkması, bilimsel disiplinlerin üretim güçlerine dönüşmesi, vb. "ilerlemenin" soyut bir tartışmaya çekilmesine engel olacak, herhalde açık bir yanıt olarak kabul edilebilecek "gelişmelerdir! " Bu bağlamda "ilerleme", toplumsal bilincin içinde değil de, nesnel tarihsel-toplumsal yaşama süreci içinde tartışılmalıdır, demek yerinde olacaktır. Ancak "evrim"in söz konusu olduğu yerde "ilerleme" kavrayışının kendiliğinden anlaşılır, tarihe/evrime içkin ilkesel bir sonsuza kadar tırmanma kaçınılmazlığına işaret etmediği; değerlendirmede başvurulacak kriterlere göre, bir "iddia" olarak da anlaşılabilecek bu durumun, karşıt kanıtlarla sarsılabileceğini söylemek mümkün. Bu bağlamda "evrimsel ilerleme "yi kabul etmeyen kimi yaklaşımlar da olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Okurun, ilerleme sorununa yönelik birkaç hatırlatmayı aklında tutabildiği ölçüde H. v. Ditfurth'un metinlerine hâkim olan "ilerleme" kavrayışının bu metinlerde ne anlama gelebileceğini sıkça düşünmesi, verimli değerlendirmelerin yolunu açabilecektir diye düşünüyorum.
Evrimde Derleme mi, Var Olanı Aşma mı?
Çin'in Liaoning bölgesinin tepelerinde yakın zamanlarda yapılan kazılar, yaklaşık 123 milyon yıl öncesinde üstü kapanmış bir evrim öyküsünün "kapağını" açmaya imkân verdi. İnceleme yapılmasına ancak özel milis kuvvetleri eşliğinde izin verilen, başka bir deyişle bilimin "gözü gibi korunan" bu "birkaç sayfa" için Kansas Üniversitesi'nden paleontolog Larry Martin, "Önümüzde, henüz hiçbir insanın okumadığı bir evrim sayfası açılmış durumda," demişti. (Spiegel, 1998) Liaoning bölgesi, dinozorların yok olmasına denk düşen bir dönemde eşzamanlı olarak ortaya çıkan canlıları (bitkileri) bir arada önümüze açıyordu: Bölgede, Ginko bitkilerinin ve iğne yapraklı ağaçların o dönemdeki rakipleri "çiçekler"le bir süreliğine bir arada yaşadıklarını gösteren bitki fosillerine rastlanmıştı; yusufçukların, arıların fosilleri, böceklerin eşzamanlı evrim yolculuklarına işaret ediyor, aynı dönemde kuşların gökleri ele geçirişine ve memelilerin de evrim yolculuklarına çıkışına dair kanıtlar, evrimin derinliklerinden gün ışığına çıkıyordu.
Büyük ihtimalle volkan püskürmeleri, bu bölgeye hâkim tropik ormanların üstünü örtmüş, bir tür doğa tarihi "Pompei"si oluşturmuştu. Ani bir püskürme baskını yaşandığına ilişkin bulgular, kuşların sürüler halinde fosilleşmişliğiyle destekleniyordu. Dinozor fosillerinde karaciğer, kalp, hatta yumurtalık kanalındaki yumurtaların kalıntıları bile bulunmuştu.
Alman araştırmacı Wellenhof, ultraviyole mikroskobu sayesinde sürüngen fosillerinin uzuvları üzerinde sarı, pırıltılı tüylerin kanıtlarını görüntüleyebilmişti. Bir sürüngenin üzerindeki tüyler miydi bunlar? Sürüngenden ilk kuşa geçişin, bir dönüşümün aniden küller altında kalmış sahnesi bize, sürüngenler ile memelilerin de (bir süreliğine) eşzamanlı varoluşlarına örnek sunuyordu: Wellenhofer'in asistanı, bir dinozorun karnında, en fazla bir kibrit çöpü büyüklüğündeki bir memelinin dişlerini taşıyan çene fosilini bulmuştu. İlk sıcakkanlı memeliler, dönemin tek hâkim türü dinozorların hem avları hem de " düşmanları "ydılar.
Dinozorların varlığının keşfinden bu yana en önemli adım sayılan Liaoning kazıları bizi bir doğa laboratuarı ile buluşturduğuna göre, bu laboratuardan çıkartabileceğimiz sonuçlar neler olabilirdi? Daha doğrusu, küllerin örttüğü bu eski dünyada, daha üstün olan tür ile daha alt düzeydeki tür birbirinden çok çok uzak olmayan ortaya çıkış dönemlerine mi işaret etmekteydi? Başka bir deyişle, evrim sahnesini terk etmek üzere olan tür ile ona rakip türler bir dönem eşzamanlı mı yaşamışlardı; "ilerleme, gelişme" kavrayışına nasıl yansıyordu bu zamansal yan yanalık? Memeliler, kuşlar, böcekler ve çiçekli bitkiler, dinozorların ve eğreltilerin dünyadaki hâkimiyetine son vermek üzere evrimce seçilmiş "ilerlemenin hizmetine" verilmiş yeni üstün türleri mi temsil ediyorlardı? Kısacası, bugün dinozorlara üstün geldiğini bildiğimiz türler, zaferlerini salt şansa, hayatta kalma mücadelesindeki rastlantıya mı borçluydular? Yoksa evrim bir "ilerleme planı" doğrultusunda, zamansal bakımdan yan yana gelmiş bu türlerden beli başlılarını seçip onlara yolu mu açmıştı?
Sadece Liaoning'te değil, Çin'in başka bölgelerinde, Grönland'da, Sibirya'da, Namibya'da, şaşırtıcı bulgular sunan örnekler, bilimin ilgili alanını adeta baskı akma almış durumda. Molekül biyolojisi uzmanlarının da işe al atmalarıyla bulguların anlattığı öyküler evrimle birlikte el attığımız temel kategorik kavramları tekrar tekrar ele alma mecburiyetini de birlikte getirebiliyor. Mecburiyet; çünkü biz insanların, evrimin öngördüğü bir "ilerlemenin" sadece ürünü değil, son hedefi olduğumuz biçimindeki "insanmerkezci" takıntı, bu kitabın sıkça önümüze koyacağı bir tartışma.
Evet, evrimde "ilerlemenin olmadığını" çok belli bir anlamda ileri sürdüğümüz anda, Homosapiens de, var olduğunu ileri sürdüğümüz o en üst düzeydeki bilinci temsil etme tahtından alaşağı edilecektir. Yoksa insan, milyarlarca yıl sürmüş ve hep daha iyiye, gelişmiş olana doğru yol alan bir sürecin son ürünü değil mi? Doğanın milyonlarca türü arasında, bugün tesadüfen ayakta kalmış bir canlı türünden başka bir şey değil mi? Burjuva tarihini geist'ın ilerleme tarihiyle örtüştüren ve ilerleme idealizminin en büyük temsilcisi olan Hegel, kültür ve felsefeyi yaratan insan bilincini, geist'ın (mutlak aklın) kendi bilincine varmasında biricik imkân olarak görmedi mi? Şimdi "elimizde mi kalıyor" insan? Onu nereye koyacağımızı bilemiyor muyuz? Bilinç bir "ilerleme" kanıtı değil mi? Ünlü paleontolog Stephan Jay Gould, "değil!" diyor. Kullandığı kriterlerle sağlam bir iddia oluşturduğu kanısında Jay Gould.
Peki, Darwin insanın kökenini hayvanlar dünyasına kadar geri götürüp onun onurunu zaten yeterince zedelemedi mi? diyeceksiniz. Ama ne de olsa, ona göre de çok yüksek düzeyde gelişmiş bir türdü insanoğlu. "Türlerin kökeni", yani bir kökten türemiştik anlayışı bile, evrimde bir ilerlemenin ya da gelişmenin kanıtı değil mi? Belki de, "bu kökene rağmen temsil ettiği bilinç, gelişmişlik düzeyinin" insanı atalarından utanmak yerine kendisiyle gurur duymaya yöneltmek bakımından yetip de artacağını düşünmüştü Darwin. Ditfurth'un da bariz bir biçimde dolaylı ve doğrudan her fırsatta vurguladığı "ilerleyen" evrim kavrayışı, insanın evrimin (şimdilik) bilinen ve bu dünyadan bildiğimiz (çünkü milyarlarca başka gezegen olmalı bu evrende) en üst bilinç basamağını temsil ettiğine işaret edip durmasıyla bu (gittikçe daha karmaşıklaşan ve duyguya, düşünceye, bilince doğru) yol alan evrimde, insana gene de görece ayrıcalıklı, üst bir konum ayırdığını göreceğiz.
Lamarck ve Darwin
"Kör Saatçi"nin yazarı Dawkins, "Darwinci ilkenin" sınırsız ve bütün evrime hâkim ilkesini övüp dururken, seçme-ayıklama ilkesi ve bu ilkenin işleyişi sayesinde, evrimin en becerikli, en yetkin türleri en basitten başlayarak en kusursuza doğru ortaya çıkardığını kabul eder. Dawkins için evrim, "ilerlemenin" zafer yürüyüşü gibi bir şeydir.
Ditfurth, rastlantı-zorunluluk ilişkisi üzerinden "ilerleyen" (gelişen) bir evrim anlayışına dayanırken, S.J. Gould, evrimin yolunda "rastlantıdan başka bir şey yoktur" der; Gould, doğal seçme-ayıklamadan çok, vahşice bir piyango oyununun, türlerin kaderini belirlediğini düşünmektedir. Gould doğanın hiçbir köşesinde "ilerlemenin" herhangi bir belirtisini görmemektedir ("bakteriler biz insandan üstündürler"). Bu anlamda, "ilerlemenin" kriterlerini kullanırken, basitin/yalının karmaşıktan daha gerideki bir aşamayı temsil ettiğini ileri sürmek artık mümkün değildir. Dawkins, Oxford'da bir bilim kürsüsüne sahip; birkaç yıl önce aramızdan ayrılan S. J. Gould ise Amerikan Bilim Birliği AAAS'ın başkanlığını yapmış.
"Rastlantı-ilerleme" tartışması, aslında Charles Darwin'in doğum yılı olan 1809'a kadar geri gidiyor.
Parisli soylu, mühendis Jean-Baptiste Chevalier de Lamarck "ilerlemenin" doğanın da motoru olduğunu tezini ortaya attığında, buharlı motorlar (tren) insanlığın geleceğini büyük ölçüde belirleyecek bir ilerleme olarak zafer yürüyüşüne çıkmak üzereydi. Lamarck'a göre insan, uzun bir ilerleme sürecinin son ürünüydü.
Yaratılış öyküsünün geçtiği sahneyi cennetten dünyaya indiren Lamarck yaratıksın önünü açan ilkenin de adını koymaya çalışmıştı: "Zorlu sınavlardan geçe geçe öğrenme, alışma" diye özetleyebileceğimiz bu ilke, "genesis"in o ağır yolculuğunun motorunu işleten ilkeydi.
Sözgelimi hayvanlar, organlarını kullana kullana onların gelişmesine yol açmışlardı. Örneğin "body-building"de bir insan çalışa çalışa zayıf bir kasını nasıl geliştirip güçlendirebiliyorsa, aynı ilke üzerinden geçmişin balıkları karaya doğru yönelince, süzgeçleri kol ve bacaklara doğru evrilmişti.
Bu türden "yararlı" özellikler bir kez edinildi mi, artık türün (bugünün diliyle genetik) mirası içine kaydoluyor, ve kalıtım yoluyla türden türe geçiyordu. Kimi halk karakterlerinin de bu yoldan aktarıla durduğunu düşünen Lamarck'ın bu mitosu, günümüzde hâlâ dolaylı da olsa popüler bilimde yandaş bile bulabilmektedir.
Darwin, Galapagos Adaları'nda, Lamarck tezinin iler tutar tarafı olmadığına ilişkin kanıtlar bulduğundan emindi. Beagle adlı gemiden inerek 17 Eylül 1835'te Arjantin kıyılarındaki bu ürpertici adalara ayak basan Darwin, az sayıda bitki ve hayvan türünün, daracık bir coğrafyada şaşırtacak kadar değişmeler, biçim farklıkları gösterdiğine tanık olmuştu. "Her ada sanki kendine özgü kaplumbağa türüne sahip," diye kayıt düşecekti defterine. İspinoz türü ise, en az bir düzine varyasyonla adalarda yaşama mücadelesi veriyordu.
Evrimin bu türden alışıldık, olağandışı çeşitlenmelerini Lamarck evrim kavrayışından gelerek açıklamak söz konusu olamazdı. Hayat, Galapagos Adaları'nda almış başını gitmiş, bol bol deney yapmış, aynı türün birbirine yakın-uzak çeşitlerini ortaya koymuştu. Darwin bir bakıma Lamarck kavrayışını tepetaklak etti; ona göre evrim, önce mevcut varlıklardan (canlılardan) keyfi biçimde varyasyonlar türete türete kendi önüne imkânlar koyuyor, sonra bu yeni varyasyonlar (mutasyonlar) içinden hangisinin hayatta kalacağına, hangi türün yok olup gideceğine ise seçme-ayıklama mekanizmaları, dolayısıyla çevreye uyum ilişkisi karar veriyordu. Eski ile yeni arasındaki rekabet (uyum yeteneğinin üstünlüğü) mücadelenin sonucunu tayin ediyordu.
Darwin için doğa, bir tür potansiyeller alanıydı. Rastlantının oynadığı oyunu evrimsel ilke olarak görmek, doğada anlamlı, amaçlı bir planın işleyişini gören inanç dünyasının duygularını incitmekten başka bir anlama gelemezdi elbette. Darwin, yirmi yıl süreyle düşüncelerini bir anlamda kendine sakladı. 1859'da, Galapagos Adaları'na ayak basışından 24 yıl sonra Türlerin Kökeni'ni baskıya verdiğinde, bir cinayeti yıllarca saklayıp sonunda itiraf etmiş birinin ruh halini taşıyordu belki de. Tam yirmi dört yıl kendine saklamak zorunda kaldığı görüşleri bir yüzyıl boyunca bilimin sarsılmaz anıtı olma özelliğini korudu. Onun görüşleri, evrildi, çevrildi, doğrudan hiçbir zaman dile getirmediği ilkesel tespitler olarak dillere pelesenk oldu: Doğa, hayatın dallara, çatallara ayrılmış ağacının gövdesiydi. Canlı hayatın en dibinde, kökte algler, bakteriler yer alıyor, gövde dallara ayrılırken omurgasızlar alt dalları oluşturuyor, en tepede de insan yer alıyordu.
Peki Homosapiens gerçekten de doğanın özel bir başarısının tipik modeli miydi? Stephen Jay Gould bir ikona-kırıcı gibi, bu hayat ağacı modelinin üzerine baltayla gidiyor; bu metaforun yanıltıcı olduğunu ısrarla ileri sürüyordu.
Dawkins ise, belirttiğimiz gibi, evrimi bir "dağa tırmanış" olarak anlıyordu; "dorukta kusursuzluğa ulaşacak bir tırmanma" olarak. Ancak ona göre (de) Homosapiens, bu doruktaki kusursuz örneklerden sadece biriydi; Dawkins de insan beyninin başarılarını abartmanın anlamsız olduğunu; yarasaların ultra ses dalgalarıyla yön bulmalarını ya da örümceklerin ağ ve yuva oluşturmadaki ustalıklarını da kusursuzluğa tırmanan evrimin başarılı adımlarından bir olarak görmemiz gerektiğini ileri sürüyordu. Çünkü ilerlemeye "mahkûm" evrim durmadan "eşikler" geçerek imkân ve seçeneklerini artırın duran bir süreci temsil etmekteydi. Sözgelimi yaklaşık bir milyar yıl önce imkânları sadece tekhücrelilerin bölünmesiyle sınırlı evrimde, "seksin" (cinsiyetin) ortaya çıkmasıyla dev bir sıçrama olmuş, erkek ve dişi canlılar genlerini birleştirerek, yeni biçimlerin doğuşunu hazırlamışlardı: Çokhücrelilerin, bitkilerin ve hayvanların doğuşuydu bu. Dawkins'e göre, evrimin sıçramaları başlangıçtan itibaren kaçınılmazlaşmış bir ilerleme biçimini temsil ediyordu; bir kez yola çıkmış olan hayat, eninde sonunda çokhücrelilere doğru atılacak bu tayin edici adımı gerçekleştirmek zorundaydı.
Stephen Jay Gould, bu düşüncenin tutarsızlığına işaret eder. Hayat, şayet bu "gelişmiş" denen haliyle bir gün yok olursa, ikinci bir kez bambaşka bir yol izleyecektir. Bu konuda Ditfurth'un tezleriyle tam bir uzlaşma içinde olan Gould, tezini doğrulamak için "Kambriyen çağın devrimi" dediği olaya işaret etmektedir. Yaklaşık 530 milyon yıl önce, Kambriyen çağında, önceki basit türleri geri düzleme iten, bir tür biyolojik "big-bang" ile ortaya çıkmış, bedenleri simetrik yapı gösteren, başı, kuyruğu, ağzı, bağırsakları ve kalbi olan hayvanlar, evrime hâkim olmuşlardı; sonra ne olduysa oldu, kimi hayvanlar dişlerle ve pençelerle donanmaya başladılar ve birbirlerinin üzerine çullandılar; sonuçta Kambriyen çağ hayvanları "zırhlara" hüründüler; kabuklar içine gizlendiler; pençeleri büyüdükçe büyüdü. Canlı sayısında büyük bir azalma oldu. Hayatın bundan sonraki yolunun rayları döşenmeye başlanmıştı. Ne var ki bu var olma mücadelesinde kimin ayakta kalacağını o dönemin içinden söylemek imkânsızdı. Bu "Rus ruletinde" şans, kimine güldü kimine gülmedi. Gould'a göre, daha "Kambriyen" dönemde hayvanların birbirlerine olan bağımlılığı öylesine sıkıydı ki, tek bir türün yok olması, çok sayıda yeni türün ortaya çıkmasına yol açabilmişti. Gould bu bağlamda baklayı ağzından çıkartıyor: Beceri, daha üstün olma durumu, bir türün ötekileri geride bırakıp hayatta kalabilmesinin garantisi olarak görünmemektedir. Öyleyse daha kusursuz olmaya yönelik çaba değil de, tamamen rastlantısal durumlar yeryüzündeki hayatın rotasını çizmiştir. Daha doğrusu, bu durumda evrimin bir rotasından söz etmek aslında saçma olacaktır. Örneğin, Gould'a göre, salyangoz kabuğunun evrimi, karmakarışık biçimlerin çılgınca oyununun sonucudur; bu oyunda bir süre geriye atılmış adım kadar, ileriye atılmış adım da bir araya gelmiştir. Gould'a göre insan herhangi bir gelişmenin geçici-son noktası ya da doruğundan öteye bir durumu temsil etmemektedir.
Bu yazıda, Hoimar von Ditfurth'un yayınlamayı öngördüğümüz üç kitabına alışılmışın dışında bir "giriş" yaptığımız artık belli oldu. Bu "giriş" bizi kitaplara ve onların ele aldığı sorunlara değil, doğrudan "evrime yön veren" yasaların tartışmasına götürüyor. Bunlara "yasa" demek de belki biraz zorlayıcı aslında. Evrimin söz konusu olduğu yerde alışılmış düşünce sistemimiz ve buna bağlı dilimiz zorlanıp duruyor.
Düşünce sistemimiz zorlanıyor; çünkü evrimi, ister salt rastlantıya dayalı bir ilerleme, ister rastlantıya dayalı bir belirsiz, ucu açık süreç olarak anlayalım, istersek de Gould örneğinde olduğu gibi, kusursuzluğun evrimin hedefi olmadığını düşünelim, her defasında "evrim" karşımıza amacı dıştan konmamış, "kendine referanslı sistem" kavrayışını koyuyor. Kendine referanslı, işleyişi kendi dışında amaçlara yönelmemiş (allopoietik), tersine bir tür iç-ilkelerce istikrar kurup bozan (autopoietik) sistem anlayışı, dıştan hedef koyucu bir "özne"yi de (sistemin amaçlarını aklileştirip koruyan) bir merci olarak burada arayamayacağımızı bize söylüyor. Evrimi, en geride, fizik yasalarının karmaşıklaşan ilişkisi olarak anlayan, evrimsel süreçlerde "dissipatif yapıların" (Prigonin/Jantsch) özellikleri üzerinde bir "kendi kendini orga nize eden sistem" anlayışını geliştirmeye çalışan yeni çalışmalar, bilimsel alandan felsefeye, düşüncemizi zenginleştirici kapılar aralayıp duruyor.
Demek ki: Tartışılan evrim değil. Evrimi. sunduğu ilişkile ri bilimsel yöntemlerle modelleştirme, teorikleştirme, teoriyi yön temle, yöntemi teoriyle geliştirme sorunları.
İlerlemenin, yerinde saymanın, rastlantının, zorunluluğun kriterlerini belirleme sorunları.
Bu da, bu üç kitabı hiç tereddüt etmeden gözden geçirip yeniden basma konusunda bize cesaret veren, metinlerin öyle yeni bulgularla sarsılamayacağını ilkesel olarak kavratan neden. (Başlangıçta Hidrojen Vardı'nın Almanya'da, 2007 yılının başında 18. baskısını yaptığını da hatırlatalım.)
"Evrimsel gelişme düşüncesi, tek tek insanların Danwinci açıklamaların ayrıntılarını bilip bilmediğine, ya da evrim kavramını çok daha geniş kapsamlı, modern dünya anlayışı temelinde belirleyen bir yorumlama ilkesine dönüştüren modern kozmolojinin bulgu ya da yorumlarından haberdar olup olmadıklarına hiç bakmaksızın, çağdaş insan bilincine damgasını basmaktadır. (...) Darwinci teorinin ya da biyolojik evrime ilişkin ayrıntı tartışmalarının, şu kanıtlandı, bu kanıtlanmadı yollu iddiaların hiçbir önemi bulunmamaktadır; bu ayrıntıları işin uzmanına havale edip, tartışmayı, evrimleştiği kesin olan bir dünyada, insan varlığının anlamını yeniden tanımlama biçimindeki dayatan göreve yönlendirmek daha doğru olacaktır." (H.v. Ditfurth)
[Sadece 2006'da tartışma alanına giren ve daha geniş ölçekte TV belgesel programlarında ele alman görece "yeni bulgular"ı burada saymaya kalksak, birkaç sayfayı bu bulgulara ayırmak zorunda kalırız. Her bulgu, kendine referanslı bir sistem ya da süreçler zinciri olarak evrime bakışımıza yeni yollar açıyor, yeni kriter ve yöntemler geliştirmemize destek oluyor.]
Ve Dil
Dilin bir sistem olarak "özne-yüklem-tümleç" arasında kurduğu ilişki, evrimi ve benzer sistem ilişkilerini konuşurken ya da tanımlarken, bu alanlara bir "özne" atfetme yanılgımızı besliyor:
Ditfurth dilden gelen bir darboğaza, "ilahiyat-din-öte dünya gerçekliği"bu dünya bağlamında dikkati çekiyor.
"Evrimi", öznesiz, bilinçsiz ilişkileri, süreçleri anlatırken kullanılacak bir dil, bilim felsefesinin sorunu aslında.
"Evrim, şunu yapar bunu tercih eder," türünden cümleler, evrime hakkımız olmaksızın bir akılsallık ve amaçsallıkla birlikte, bunun bilincinde olan bir "öznelik özelliği" atfetmemize yol açıp durmaktadır. Bu engel ancak ders kitaplarında anlaşılır nedenlerle sık rastlanan "edilgen" cümlelerden oluşan bir anlatım kullanarak yer yer aşılabilecek gibi görünse de, imkânsızdır bu. Dilinin, cansız, hatta canlı ama dil bilincinden yoksun "şeylere" biçimsel "özne" olarak sözdiziminde aktif işler yüklemesi kaçınılmaz olduğu kadar da ilginçtir. Üstelik bu imkânsızlık, "anlatılana" olan duygusal mesafemizin kopma tehlikesinden; evrimin, ölü bir laboratuar deneyini hatırlatan betimlemelerle ilgi alanımız dışına çekilebilmekten korumaktadır. "Evrim bu sorunu şöyle aşmıştır," cümlesi, her ne kadar bir bilmece çözücü özne anlayışına işaret eder olsa da, tam da bu haliyle bizi evrim-özne ilişkisi üzerinde düşündürdüğü için de çok verimli bir ifade sayılmalıdır.
Ditfurth metinleri hemen her adımda "yakaladığı" mutlu rastlantıları değerlendiren, bir kez bir araya gelebilmiş bu rastlantıların oluşturduğu hayata "kendi sınırları içinde" yön vermeye çalışan bir evrimsel özne anlayışına "sözdizimi" düzleminde imkân tanıyan bir dil kullanıyor. Optimal rastlantıların (şansı yaver gitmiş bir başlangıç adımının) sonrasında her şeyin başı olan fizik yasalarına uyarak, evrimin adım adım kendi yasalarını, ilkelerini geliştirip sonra da bunlara "riayet ettiği" anlayışı, bütüne hâkim. (Rastlantı sonucu yaptığı bir buluşu hiç harcamayan, buluşuna kıyamayıp onu nasıl olsa bir gün kullanırım diye bir köşeye ayıran bir "iç istikrar akılsallığı" söz konusu.)
Bu metinler (benzer öteki bütün metinler gibi) tartışmak üzere bir varsayım olarak "evrimi" önümüze koymadığı gibi, onu savunma gibi bir gereksiz refleksi de paylaşmamaktadırlar. Metinleri bir "olgu" olarak evrimden hareketle onun, bilimin (hatta dar anlamda felsefenin) gündemine soktuğu teori, yöntem, yasa, kavram, ilke sorunlarını evirip çevirip önümüze koymakta; bizi, sonuçlarından biri olduğumuz yaklaşık 14 milyar yıllık bir sürecin üzerinde düşünme hazzını paylaşmaya çağırmaktadır.
Böyle bakıldığında okur, son yıllarda geometrik bir hızla artan belgesel programların "güvenilir" katkılarını değerlendirebileceği geniş bir "düşünce havuzu" bulacaktır önünde. Bir tür yap-boz parçalarına yer değiştirtebilecek; parçaların bu ucu açık bütünle kurduğu ilişkiyi yeni bulgularla birlikte değerlendirebilecektir.
Çeviriye Dair
Bu metinler Yeni Alan Yayıncılık'ta 6 kitap olarak yayınlandı (1995-1997). Metinleri "doğrudan bir çeviri" anlayışından çok bir "derleme" özgürlüğüyle dilimize kazandırmaya çalışmam, 10-15 yıl önce bilimin bu alanında bizim kültürel coğrafyamıza ve topluma dönük " popüler" ayağın şartlarıyla ilişkiliydi. Tekrarladığım, açıkladığım düşünceler, araya girmeler bu "derleme-çeviri" çalışma kaygısının ürünüydüler. Kaldı ki hep olabileceği gibi, bütüne etkisi olmasa da birkaç vahim anlama ve Çeviri hatası da metinlerin içinde kaybolup gitmişti.
Bu kez, kendi çeviri anlayışımı korusam da, artık bir "derleme-çeviri" değil, geniş anlamda bir "çeviri" yapmaya çalıştım. Eski baskıların gördüğü büyük ilgiyle o metinleri okumuş olanlar değişen kültürel şartların "çevirilere de" yansıyabileceğini göreceklerdir. Demek ki bu 3 kitap T. Kurultay'ın belirttiği gibi "bilimsel birikimin nasıl toplumsallaştırılabileceği" konusunda önemli bir "metin türü" tartışması açabilmekle kalmıyor, böyle bir metin türünün başka bir kültürel coğrafyaya aktarılma imkânlarının şart ve sınırlarını, sorumluluk ve yetersizliklerini de bu tartışmaya eklemleyebiliyor. (O dönemde Başlangıçta Hidrojen Vardı adını kullanmamaya karar vermiştik. Kutsal kitapların "genesis" mitosuna ait "başlangıçta söz vardı" ifadesi ile Batı'da kurulan çağrışımın burada kurulamayacağını düşünerek almıştık bu kararı. Metinden bir ara başlık seçtik: Dinozorların Sessin Gecesi) Ama elbet kültürel coğrafyalar ve bilim tarihi arasındaki farklılıkları kapamanın zorlukları bir başlık seçiminden ibaret değil!
Veysel Atayman
Nisan 2007