TÜRKÇE BASKIYA ÖNSÖZ
Cumhuriyet Kitapları "popüler bilim" üst başlığı altında bir dizi kitabın yayınlanmasını öngördü. Popüler bilim, bir bakıma "bilimin toplumsallaştırılması" demek. Bilim, "toplumsala" kapalı bir "ada". Tuhaflık da burada: Sonuçları sadece toplumun çıkarları doğrultusunda değerlendirilmesi gereken bir alan, yöneldiği konularla, başvurduğu yöntemlerle, deneyleriyle ve "diliyle", hiyerarşik bir uzmanlar alanının dünyasını oluşturuyor. Bu dünyayı, kendi dışındaki insana açmak, orada olup bitenin insan hayatına etkilerini, anlam ve önemini "dışa tercüme etmek" kolay değil.
Sonuçta, kültür gibi bilimin de parasını ödeyen toplum. .. Dolayısıyla, daha iyi bir dünyanın özlemi içinde, bilimin de üstüne düşeni yapıp yapmadığını öğrenmeye hakkı var. İşte bu noktada "popüler bilim" etkinlikleri büyük bir önem taşıyor. Uzman bilim ile toplumsalın arasına giren bu "kültürel alan", belki de kültürün bugün en önemli ayağını oluşturuyor. Çünkü bilim, sadece fiziksel- maddesel-bedensel sorunların çözümleriyle uğraşmıyor. Oradan gelebilecek ve ortalama bilgilerle donanmış herkesin kavrayabileceği sonuçlar, dünya görüşümüzü, öteki insanlarla ve canlılarla, giderek bütün canlı-cansız doğayla, kısacası hayatla ilişkimizi altüst edebilir, onarabilir, yeniden kurabilir... Öyleyse hedef belirleyici soru şu: Nereden başlayalım?
Cumhuriyet Kitapları yayın/dizi yönetmeninin, ilk tercihini Hz. Süleyman'ın Yüzüğü'nden yana yapması bu sorunun cevaplarından birini içeriyor: Popüler bilim dizisinin Eylül 2006'da yayınlanmış bu ilk kitabı, hiç de öyle "bilimsellik" çağrışımı yapmıyor çünkü. "Yumuşak" bir giriş için biçilmiş kaftan. Dünyaca ünlü birkaç davranışbilimciden biri olan Konrad Lorenz'in güldürüp düşündürerek anlattığı hayvan davranış gözlemleriyle dolup taşan kitabı bir solukta okuyup bitiriyorsunuz.
Ancak Lorenz, bir yandan da, hayvana bakışımızın nasıl "kurmaca" olduğunu gösteriyor bize. O davranışların kodları, hayvanın genetik mirasının ambarında depolanmış bekliyor. Bunların hepsi, türün (cinsin) doğal hayatta ayakta kalabilmesi için, milyonlarca yıllık deneyimden damıtılmış "programlar" olarak anlaşılmak durumunda.
İnsanın sadece hayvanı değil, doğayı ve doğal bir varlık olan "kendisini" anlamasının en büyük engeli, insanmerkezci (antroposentrik) saplantı. Hayvanın doğal dünya ile ve türdeşleriyle ya da başka türlerle ilişkisini düzenleyen, bir anlamda "otomatik davranış ve iletişim" kalıpları, biz insanların kültürel dünyasında "gülmelere", "şaşırmalara", "hor görmelere" ve elbette "hüzünlere","acımalara" yol açıyor.
Ama bu bizim sorunumuz, onların değil!
Üstelik bu insanmerkezci vehim ya da saplantı, bugün doğal dünyanın -başta canlılar olmak üzere- hakkından gelmek üzere oluşumuzun felsefi ifadesi sadece.
Evet, Lorenz, "yumuşak geçişlerle" bilim yapıyor. Davranışbilim üzerinden dürtüler, içgüdüler, orta beyin programları dünyasına çoğu yerde fark ettirmeden köprüler kurup bir bakıma bir soruyu bilincimize yerleştiriyor: Peki ya biz insanlar, doğal olandan ne kadar uzağız davranışlarımızda? Ya bizim beynimizde de o milyonlarca yıllık geçmişin, türü ayakta tutmaya yönelik davranış kalıpları (programları) hâlâ bir şekilde etkinse? Bizler "kimiz?"
İnsanoğlu doğayı mecburen değiştirirken kendini de hem fiziksel hem de sosyo-kültürel yönden değiştirdi. Türün doğal hayatta ayakta durmasına yönelik koruma mekanizmaları, sosyal-kültürel süreçte bilinçli kötülüğün içinde harmanlanıp, ortaya büyük bir tartışma sorunu da çıkardı: Şiddetin, kötülüğün, saldırganlığın, vahşetin kaynağı ne? Lorenz bu soruların cevabını ise, (üçüncü kitap olarak yayına hazırlanan) "Das sogenannte Böse"de arıyor.
Elinizdeki kitap ise, bu iki kitap arasında rahatlıkla yer bulabilecek sevimli bir çalışma. Aslında örtük biçimde de olsa, yukarıda değindiğimiz temel sorunlar üzerine kurulu. Başka türlü de olamaz zaten. Köpeği ya da kediyi "anlatmak", Lorenz'de ve öteki benzer metinlerde hep gördüğümüz gibi "insanı anlatmak" ya da anlamak yönünde alçakgönüllü, ama önemli ipuçları veriyor. Kitabın İngilizce baskısının önsözünde, insanın sosyo-kültürel varoluşu ile bu varoluşun hayvanlara yansıyışı arasındaki tuhaflığın altını çizen Lorenz, ikiyüzlülüğümüzü ve ahlaki sorumluluğumuzu yüzümüze vurmaktan kaçınmıyor. "Bu sabah kahvaltıda yediğim sandviç içindeki sosis," diyor, "bebekliğini tanıdığım bir domuz yavrusunun etinden. Ekmeği de, onun yağında kızartıldı. " Bir çiftçinin (köylünün) ahırında, kümesinde beslediği ve kendisinin elinden yem yemeye alışmış bir hayvanı, günün birinde yakalayıp boynuna bıçağı vurmasını, içine ve ahlak anlayışına sığdıramıyor. Çünkü, bu ikiyüzlülük, kaynağını, tarımsal sürecin gelenekselliğinde bulup vicdanen ve ahlaken meşrulaştırıyor. (Bu gelenekselliğin bugün sanayileşmiş hayvan üretimiyle nasıl bir dönüşüm yaşadığını tartışmak ayrı bir sorun.) Sonuçta ömrünü evcil ya da yabani (genelde küçük) hayvanlar arasında geçirmiş bir bilim insanı, aslında sosyal-kültürel evrimimizin bizimle birlikte doğayı da içine sürüklediği açmazlara işaret etmek için, öyle çok büyük, iddialı metinler yazmaya gerek olmadığını da göstermiş oluyor.
Sosyo-kültürel bir varlığa dönüşmüş insan, kuşkusuz, doğduğu andan itibaren, tıpkı doğal davranış programlarının tutsağı olan hayvan gibi, sosyal-kültürel-ahlaki ve dini kalıpların "tutsağı" olarak hayata adımını atıyor. Bütün kaliteli kültürel eserler gibi, "popüler bilimin" ürünleri de, aslında, girişte belirttiğimiz gibi, bu tutsaklığı sorgulamamızı mümkün kılacak bilgi destekleri sunuyor. Bu yönleriyle "özgürleştirici" metinler gözüyle bakmamız gerekiyor bunlara.
Lorenz'in bu kitapta gene gelip dayandığı yer, bizim insanmerkezci saplantımızla gerçekleştirdiğimiz "kurmaca" hayvan dünyasının "asıl durumu". Sadakat örneğin, sosyokültürel hayatımızda, hep ahlaki bir nitelik kriteri bütün toplumlarda. Ne yazık ki, bu anlayış, doğal dünyadaki "hiyerarşik zorlamanın" bir zamanlarki ödünsüz mekanizmalarını insana unutturuyor. Lorenz bize, bu mekanizmanın gerisinde gizli "hiyerarşik" düzene uygun bağ ilişkilerini köpek ve kedi "tahlilleri" üzerinden gösteriyor. Sadakat, sorumluluk, koruyuculuk, nankörlük, sinsilik, sevgisizlik vb. özelliklerin, insanmerkezci yanılgımızın ürünleri olduğunu hatırlatıyor...
Kediyi ve köpeği asıl şimdi gerçekten sevmeye hazır olun diyor: Onları iyice tanıdıktan sonra. Bakalım bu durumda bizim onlara sadakatimiz sürecek mi?(1)
Veysel Atayman
İstanbul, Şubat 2007
(1) Kediyle ilgili bölümler (ayrıca ayılarla ve maymunların "hileciliğiyle" ilgili paragraflar) kitabın İngilizce basımından alınarak metin genişletildi. Almanca basıma, kedi için "nedense" biraz daha az bilgi konmuş.
KONRAD LORENZ
VE İNSAN KÖPEKLE TANIŞTI
Köpekle ve kediyle "yeniden tanışmaya" hazır mıyız? Bu tanışma, biraz da kendimizi tanımaya götürecek olsa bile bizleri?
Konrad Lorenz, Hz. Süleyman'ın Yüzüğü'nden sonra bir kez daha, insan-merkezci yanılgılarımızı bir yana bırakıp, köpeği "köpek", kediyi "kedi" olarak anlamaya çağırıyor bizi! Ve köpek ile insanın, binlerce yıllık yaşam-çıkar ortaklığını anlatıyor.
İhtimal ki, bu kitabı okuyup bitirdiğimizde şöyle bir durup düşüneceğiz: Öteki canlıların, bizim sosyo-kültürel dünyamızın birer süsü, aksesuarı olmadığını, kendilerine özgü ve "korumakta direndikleri" bir yaşamları olduğunu anlayacağız! Asıl sağlam dostluğun ve sarsılmaz sevginin yolunun, bizden farklı olana saygı duymaktan geçtiğini kavrayacağız.