İlhan Selçuk, “Ziverbey Köşkü”nde geçirdiği işkenceli sorgulama günleri üzerine açıklamalar yapmayı hiç düşünmüyordu. Neden düşünmediğini, daha pek çok Ziverbey Köşkü olaylarını ve yazılı olarak verdiği ifadelere yerleştirdiği mesajlı akrostişlerini bu kitabında bulacaksınız...
12 Mart "ara rejimi'ndeyiz.
Yıl 1972.
Aylardan ağustos.
Ordudaki "terfi" ve "tayinler" açısından önemli bir aydır ağustos; hele "askeri müdahale" ortamında "ara rejim" yaşanıyorsa "üst kademedeki" değişiklikler olağanüstü önem kazanır; ülkenin yazgısını etkileyebilecek ağırlıklar taşır.
12 Mart ara rejiminin en gerilimli ağustosu 1972 yılında yaşanmıştır.
O günlerde İstanbul l'inci Ordu Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün Ankara'ya gider, Çankaya'ya çıkar, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a der ki:
— (Bu ay sonunda) Genelkurmay Başkanlığı'na gelecek olan Kara Kuvvetleri Komutanı (Faruk Gürler) duyduğum kadarıyla Marksist tabana istinat eden bir cuntanın lideri... Hava Kuvvetleri Komutanı (Muhsin Batur) da öyle..."
İlk bakışta Türün'ün Sunay'a böyle bir şey söyleyebilmesi inandırıcı görünmüyor.
İstanbul'daki l'inci Ordu Komutanı, Ankara'daki Cumhurbaşkanı'na böyle bir şeyi nasıl söyleyebilir? Ya Türün ile Sunay her şeyi gelişigüzel konuşabilecek kadar içli-dışlıdırlar; ya Birinci Ordu Komutanı dengesiz bir yalancıdır; ya da işin içinde bir başka iş vardır.
Ancak bu şaşırtıcı olayı anlatan "bizzat" Faik Türünün kendisidir. (Tercüman 21.12.1985 "Faik Türün Anlatıyor" yazı dizisi).
Gerçek nerede?
O dönemde orduda iki cuntanın varlığından söz ediliyor.
Silahlı kuvvetlerde biri "Sunay-Tağmaç-Türün" ekseninde oluşmuş, ikincisi "Gürler-Batur" işbirliğine dayanan cuntalar çekişmektedir.
1972 ağustosunda Tağmaç emekliye ayrılacak; yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler atanacaktır. Ordudaki yükseliş göreneğinin doğal çizgisi budur.
Faik Türün, bu yükselişi durdurmak istiyor ve kimin kafasında tasarlandığı henüz aydınlanmamış bir planı uyguluyor. 1972 yazında İstanbul'da (sonradan işkence köşkü olarak ünü yaygınlaşan) Ziverbey
(nam-ı diğer Zihnipaşa) Köşkü'nde Türünün emrindeki özel işkenceci ekipler, yasadışı bir dizi sorgulamayı yürütüyorlar.
Gözaltına alınan sanıkların "samimi itirafları'na bakılırsa, Gürler-Batur ikilisi "Marksist tabana dayanan cuntanın liderleri"dir.
Demek ki İstanbul'daki l'inci Ordu Komutanı, Ankara'daki Kara Kuvvetleri Komutanı'nı tasfiye etmek için gizli bir soruşturmayı yürütüyor; dosya oluşturuyor.
Ankara'daki Kara Kuvvetleri Komutanı'nın bu gelişmelerden haberi yok mudur?
"Fiili durum" açısından bu sorunun kıymeti-harbiyesi azdır. Çünkü Kara Kuvvetleri Komutanı Gürler, İstanbul daki Birinci Ordu Komutanı'na sözünü geçiremiyor. Nitekim Türün ekibinin işkenceli sorgulamalarla hazırladığı dosyaların içeriği ve amacı kendisine duyurulduğu zaman Gürler etkisiz kalmış, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un uyarılarına karşın harekete geçememiştir.
Orduda cuntalar oluştuğunda bu gibi durumlara rastlanır.
"İşkence cuntası" güçlüdür ve Ankara, İstanbul'a "hakim" değildir.
Ziverbey'de sorguya çekilenlerin ağızlarından "Gürler-Batur" ikilisine yönelik suçlamalar düzenlenmekte, "Kontrgerilla"nın özel ekipleri, İstanbul l'inci Ordu Komutanlığı'nın emirleri ve şemsiyesi altında çalışmakta, Ankara1 daki Kara ve Hava Kuvvetleri Komutanlarını sanık sandalyelerine oturtmak için hazırlık yapmaktadırlar.
Ziverbey Köşkündeki işkenceli sorgularda hazır bulunan bir başka general daha vardır.
Bu generalin adı Turgut Sunalp'tir.
Sunalp, "12 Eylül"de bütün yönleriyle kişiliği ortaya çıkan ilginç bir adamdır ve 12 Mart ile 12 Eylül arasındaki sıkı bağıntıyı da simgelemektedir.
Gürler kazanıyor ve kaybediyor...
Ne var ki Türün, bütün çabalarına karşın, 1972 ağustosunda "Gürler-Batur" ikilisi karşısında yenilgiye uğruyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı Gürler, emrindeki l'inci Ordu Komutanı'na söz geçiremese de; Muhsin Batur, Hava Kuvvetleri'ne "hakim"dir, seviliyor, sayılıyor.
Batur'un etkin gücüne Gürler'in Kara Kuvvetleri'ndeki ağırlığı da eklenince "Sunay-Tağmaç-Türün" etkisizleşiyorlar ve 1972 ağustosunda Genelkurmay Başkanı Gürler oluyor.
Ama oyun bitmemiştir.
İstanbul yine başına buyruktur ve Faik Türün bu kez Ziverbey'de başlayıp bitiremediği "iş'in tedirginliğinde yaşamaktadır. Ayrıca Tağmaç emekli olsa bile Çankaya'da bütün ağırlığıyla Sunay bulunmaktadır.
İşte bu dönemde Ziverbey sorgulamaları bütün hızıyla sürmektedir; zaman içinde yarış başlamıştır; çünkü Sunay'ın görev süresi de 1973 martında sona ermektedir.
Üstelik 1972 sonbaharında bir umut ışığı daha yanıyor: Acaba Sunay'ın görev süresi uzatılamaz mı?
Önce bu yol sınanıyor, zorlanıyor; ama, Sunay'ın görev süresini uzatmak 1961 Anayasası'nın ilgili maddesini değiştirmeye bağlı olduğundan güçlüğü anlaşılıyor.
Başkentte ve İstanbul'da gerilim bütün yoğunluğuyla sürerken bu kez gündeme ilginç bir öneri getiriliyor:
— Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler, neden Cumhurbaşkanı olmasın?
Birileri ortaya çıkarak: "Ordu böyle istiyor" diyorlar. Bu formülü destekleyen generallerin en önde geleni Ziverbey'de işkenceli sorgulan yakından izleyen ve Türün'le işbirliği içinde görünen Turgut Sunalp'tir.
Daha sonra "12 Eylül Harekâtı'nın içinde ilginç rolünü oynayacak olan Sunalp.
Oyun sahneye konuyor.
Orgeneral Faruk Gürler, bu tuzağa düşürülerek 5 Mart 1973 günü Genelkurmay Başkanlığından istifa ettirilmiş, Cumhurbaşkanı Sunay tarafından kontenjan senatörlüğüne atanarak Meclise sokulmuştur.
Ve Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını koymuştur.
Ne var ki bu girişim, Gürler'in sonu oluyor. Serüven 15 gün sürmüş, 20 Mart 1973'te Gürler, adaylıktan çekilmek zorunda kalmıştır. (*)
12 Eylül, 12 Mart'ın devamıdır
Bu gerilimli ve gelgitli dönemde l'inci Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün, İstanbul'da Ziverbey'i tam bir işkence merkezi gibi çalıştırdı. Bu kitapta anlattığım olay, yukarıda belirlenen zaman parçası içinde yaşandı.
19 Ekim 1972'de gözaltına alındım.
Bir ay işkence köşkünde yaşadım.
Faik Türün, kuşkusuz işkencecibaşıdır; elleri ayakları zincirli, gözleri bağlı nice kişiye işkence yaptırmıştır; ama, oyun içinde başka oyunların bulunduğu da bilinmektedir. Benim ve arkadaşlarımın gözaltına alınış nedenleri arasında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın kişisel duygularının da rolü azımsanamaz. Bu gibi olaylarda kişilerin rolleri, bir ölçüde ağırlık taşıyabilir; yükselme hırsları, koltuk tutkuları, ideolojik yapıları, hasta ruhları ve kin duygularıyla insanlar birer oyuncudurlar.
Ne var ki kişileri de aşan temel nedenleri daha geride aramak, gerçekliğe ulaşmak için geçerlidir.
Tam bir ay konuk edildiğim Ziverbey Köşkü'nden beni tutukevine yollayacakları günü sorgumu yürüten görevlinin söylediği sözler yaşanan olayın anahtarını bize verebilir:
Sorgumu yapan görevli:
— Seni şimdi gönderiyoruz" demişti "ama, bil ki seni izleyeceğiz. Biz sizleri tanıdık, anladık; Atatürk'ü kendinize göre yorumlayıp birşeyler yapmaya çalışmışsınız. Biliyoruz ki sende bulunanların ancak yüzde 5'ini alabildik. Bundan böyle gözümüz üstünde olacak. Bu teşkilatta 22 general ve albay bulunmaktadır; Teşkilat-ı Mahsusa gibidir. Bak görürsün, bu teşkilat neler yapacak?"
12 Mart'tan 12 Eylüle sürüklenen Türkiye'de gerçeklerin kapısı bu sözlerde saklı anahtarla açılabilir.
İnsanın konumu...
İnsanlar siyasal tartışmalarında ve kavgalarında birbirlerini hırsla suçlarlar.
Hırs, çoğu zaman aklı geride bırakır; gerçeğin üzerine gölge düşürür.
Ne var ki güncel kavgalara zaman aşımıyla sıcaklıklarını yitirdikçe akıl egemenleşir.
Tarih, olayların üzerinden zaman geçtikten sonra yazılabilir. Duygulardık geride kalmıştır, gizli belgeler ortaya çıkmıştır, incelemeler yapılmıştır, araştırma olanakları zenginleşmiştir.
Bilemiyorum, olayların üzerinden yeterince zaman geçti mi; ama, 12 Mart'ta silahlı kuvvetler kesiminde karşı karşıya gelerek hesaplaşan iki kanadın nitelikleri 12 Eylül'de kesinlikle ortaya çıktı.
Zaten 12 Mart'ta ordunun iki kanadında bulunan iki kişinin daha sonraki konumlarına baktığımızda bile neyin ne olduğu sorusuna bir yanıt verilebiliyordu. Bu iki kişiden birisi 12 Mart'ın Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur, öteki İstanbul l'inci Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün'dür.
Emekliye ayrıldıktan sonra Batur, siyasete CHP'den girmiştir, Türün AP'den...
Daha sonra Batur, CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olacaktır, Türün ise AP'nin...
İki orgeneralin kimlik kartları böylece ortaya çıkmıştır.
Ancak aralarındaki siyasi görüş ayrılıkları ne olursa olsun, yine de bu iki insanı bir araya getirmek haksızlık olur; çünkü Faik Türün işkencecidir.
Birisi solda ötekisi sağda iki siyasal görüşün silahlı kuvvetleri içindeki kanatları, 12 Mart'ın gerilimli çatışmasında kimi zaman işkence köşklerine kadar uzanan bir hesaplaşmayı yaşadılar.
Ne var ki Türkiye'de yaşanan sağ-sol çelişkisi "CHP-AP" kapsamını çok aşar. Nitekim 1980'ler Türkiye'sinde ne CHP kalmıştır ne de AP; ama, sağ-sol hesaplaşması yine de siyasal hayatın temelini oluşturmaktadır.
Bu temel, Türkiye'ye özgü değildir, bütün dünyaya, insanlığa yaygın bir çelişkinin ürünüdür; dünya tarihinin geçmişten geleceğe doğru anlamını oluşturmaktadır.
Bu 'anlamı kavrayabilen bir kişi için, Ziverbey Köşkündeki işkencenin kökeni bellidir; bir yandan Panama'daki Amerikan markalı kontrgerilla okullarına gider, öte yandan Ortaçağ'a engizisyon sorgulamalarına kadar uzanır.
Ne yapalım?
İnsanın insanlaşması kolay olmadı; kolay olmuyor; kolay olmayacak...
işkence yapan mı zavallıdır, işkence yapılan mı zavallıdır bilemiyorum; ama, bildiğim bir şey var:
İkisi de insandır.
Birisi insanın insanlaşması sürecinde daha ileri bir insan, öteki daha geri bir insan...
İLHAN SELÇUK
İLHAN SELÇUK
ZİVERBEY KÖŞKÜ
İlhan Selçuk, 19 Ekim 1972'de istanbul'da gözaltına alındı ve bir ay boyunca bilinmeyen bir yerde işkence altında sorgulandı. İlhan Selçuk'un Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı Özel Harp Dairesi'nce sorgulandığı ve işkencehanenin de Kadıköy'de "Ziverbey Köşkü" olarak adlandırılan yer olduğu daha sonra anlaşıldı.
İlhan Selçuk, 12 Mart cuntasına işkence altında verdiği ifadesinde, sorgucuların istediği "itiraflar"ı yaptı!
Aradan 15 yıl geçtikten sonra 12 Eylül cuntasının yönetimde bulunduğu sırada dönemin Tercüman gazetesinde, Nazlı Ilıcak imzasıyla "Demokrasinin Sırtındaki Hançer, El Yazılı İtiraflarla, 12 Mart Cuntaları" başlıklı bir yazı dizisi yayınlandı. Bu yazı dizisinde, el yazılı ifadelerine dayanılarak İlhan Selçuk, dönemin hükümetini devirmek üzere darbe hazırlığı yapmakla suçlanıyordu.
Ancak Tercüman gazetesi ve Nazlı Ilıcak büyük bir hata yaptıklarını İlhan Selçuk'un ifadesine yerleştirdiği akrostişlerin, yine İlhan Selçuk tarafından açıklanmasıyla anlayacak ve kamuoyu demokrasi düşmanlarını bir kez daha tanıyacaktı.